NAMAZ

Bir kardeşimiz derlemiş… Allah Razı Olsun…

Birlikte Okuyalım… Birlikte kılalım NAMAZ,

Okuyalım şuuruna varıp.. Gereğini yapalım.. Mükafatını.. Taktirini

Beklememiz gerekenden bekleyelim….

Âşıkların namazı…

Akşam namazı vaktinde herkes mumunu yakar,

sofrasını kurar;

bense sevgilinin hayâline dalar, gamlara batar;

ağlayıp feryat etmeye koyulurum.

Gözyaşıyla abdest aldığımdan namazım da ateşli olur.

Bir ezan sesi geldi mi, mescidimin kapısını yakar yandırır.

Hak kapısını nasıl çalayım?

Ne el kaldı ne gönül!

Ey Mevlâm, eli de sen aldın, gönlü de sen;

bari bir aman ver bana!

And olsun Allah’a ki namazımı kılarım;

ama rükû tamamlandı mı, imam kim?

haberim bile olmaz.

Mevlâna (Gazel, VII, 263, 264)

Namaz kılmazsak bakın neler oluyor?

Sabah namazını kılmayanın: Yüzünde nur kalmaz
– öğle namazını kılmayanın: Rızkından bereketi kaldırılır
– Ikindi namazını kılmayanın: Vücudunda kuvvet olmaz
– Akşam namazını kılmayanın: Evladının hayrını göremez
– Yatsı namazını kılmayanın: Uykusunda rahat edemez

Dünyadaki cezası

– ömrü kısalır
– Salihlerin (nur) simasını yüzünden siler
– Yaptığı hiç bir amele sevap vermez
– Duası Allah katına çıkmaz
– Dünyadaki bütün mahlukat ona buğuz eder
– Salihlerin duasından nasibini alamaz

ölür iken

– Zelil olarak ölür
– Aç olarak ölür
– Susamış olarak ölür (ne kadar içerse içsin susuzluğunu gideremez)

Kabirde

– Allah kabrini daraltır. (kaburgaları birbirine girer)
– Kabrinde ateş yanar
– Allah ona yılan musallat eder ki kiyamete kadar ona eşlik ederek (vurarak) kıyamete kadar azap eder

Kiyamette

– Allah ona yüzünün üzerinde sürünerek mulat eder ceheneme kadar
– Allah ona gazapla bakar ki yüzünün eti eriyip gider
– Allah onu en küçük günahlardan bile hesaba ceker, af etmez

N A MA Z

Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit. Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü; ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin. Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta… Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun. Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun. Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun.
Hüznünün kuytularından taşırdığın fısıltılarını dök seccadene…

Aynalarda aradığın avuntuları sök bakışının perçemlerinden..

Bulduğunu yitir bir tekbirin yankısında… De ki “ben buraya razı değilim!”

Yitiğini bul elini elin üzerine koymana fırsat veren vuslatın arefesinde.. De ki “ben sonsuzluğa adayım!”

Varı yok et secdenin yüzünde; benliğini sıfırın altına çek, varlığını sonsuzluğun başına taşı.

Yoğu var et niyetin fısıltısında; ettiklerinin değil niye/t ettiklerinin seni kurtardığını anla..

Diriyi öldür rükûların darağacında; teninden geç, bedenini yık dağ gibi..

Ölüyü dirilt dualarının burcunda; çağır günahın peltesinde dilsiz ettiğin ruhunu..

Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum. Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin. Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin.
Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu? Hiç olmazsa onu al yedeğine? Sana müşfik bir vaize olsun…Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten? Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen.. Bu bize lazım.. Hep lazım.. İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep… İçimizdeki hüzün yol göstersin bize. Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.

Çevreni temiz tut

Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil. Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver. Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze… Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.

Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten, dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek. Namazın eşiğinde doğrul yeniden. Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla. Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil. Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?

Bedenini pak eyle…

Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle. Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın. Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden. Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir. Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır. Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen….

Ayıplarını kapat..

Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A’râf, 7/31) Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin. O bilir içinin içindekini. O bilir niyetini. O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını. Başkalarına görünür olmak için kılma namazını. Başkalarının gözlerinden kaç. Başkalarının takdirinden uzaklaş. Niyetinin vadisine koy kalbini. Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir. Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.

Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek? Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin. Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs, her türlü gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken, kendi kendine sarılmışken, elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken, yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken, diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken, eğilip doğru olmaya azmetmişken, secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken, avret yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini yok et, ört. Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün.. İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır. Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme…

Kalbini kıbleye bırak…

Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar… Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan. Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş. Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur. Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil. Dünün hüzünlerinden yüz çevir. Yarının korkularını unut. An’ın içinde var et kendini yeniden. Yüzünün her noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında ağırlıyor seni. Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü. Her şeyin alçaldığı, her işin meyvesizleştiği, her yüzün kirlendiği bu çağda, kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne. Seni özel eyleyen, seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel. Şehrin telaşlarını, dünyanın çekip çekiştirmelerini, günübirlik sevdalarını kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at.

Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede. Her secdede Kâbe’ye değdir alnını. Yöneldiğinde, Kâbe’nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan aziz bir misafir bil kendini.

Senai Demirci …

Namazın hakikati ve ruhu/İMAM GAZALİ

Namazın hareketlerinden her bir bilginin ve zikirlerinden her zikrin kendine mahsus bir ruhu ve hakikati vardır.Eğer ruh asıl olmazsa ,ölü insan gibi olur.yani ruhsuz beden gibi olur.Eğer asıl olursa,edepleri ve lazım gelen şeyleri tamam olmazsa,gözü oyulmuş,kulağı ve burnu kesilmiş adam gibi olur.Eğer hareketlerine riayet edilir,ruh ve hakikati onunla olmazsa,gözü olup görmeyen,kulağı olup duymayan insana benzer.

Namazın ruhunun aslı huşu ve kalbin bütün namazda hazır olmasıdır.çünkü namazdan maksat kalbi Allahü Teala ile bulundurmak ,heybet ve tazim yoluyla Allahü Teala’yı yeniden zikretmektir.Hususan Allahü Teala’’Beni hatırlamak için namaz kıl.’’buyuruyor.Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:’’Bir çok insanlar vardır.Namazdan nasibleri sıkıntı ve eziyetten başka bir şey değildir.’’ Bu da vücudu namazda olup,kalbi gafil olanların namazıdır.Yine buyurdu ki:’’Çok namaz kılanlar vardır ki,namazlarından onda bir veya altıda birden fazlası yazılmaz.Herkesin namazından yazılan,kalbi hazır olduğu kısımlardır’’.Yine buyurdu ki:’’Bir kimseden ayrılır gibi namaz kıl.’’Yani kendine ve isteklerine veda et,onlardan ayrıl.Hatta Allahü Teala’dan gayrı her şeyden uzaklaş,bütün varlığını namaza ver.Bunun içindir ki,Hz. Aişe(r.anha)buyuruyor:’’Resüllah (s.a.v.) bizimle konuşuyordu.Biz de onunla konuşuyorduk.Namaz vakti gelince ,bizi tanımadığını söyledi.Bu ,Allahü Teala’nın azameti,büyüklüğü ile olan meşguliyet ve Allahü Teala’ya tutkunluğu sebebi ile idi.!’’

Peygamber Efendimiz s.a.v. buyurdu ki:’’Kalbin hazır olmadı namaza Allahü Teala bakmaz.’’İbrahim-aleyhisselam-namaz kıldığı zaman kalbinin darabını iki mil uzaktan duyuluyordu.Hz. Ali (r.a.) namaz için kalktlığı zaman vücudunu bir titreme alır,yüzünün rengi değişir ve ‘’yedi kat göklere ve yere arz edilen ve onların taşıyamadıkları emanetin zamanı geldi’’derdi.Süfyan-ı Sevri der ki:’’Namazı huşu ile kılmayanın,namazı doğru olmaz.’’

O halde buradan anlaşıldı ki,namazın ruhundan maksat,kalbin daima hazır olmasıdır.Tekbir alırken hazır olmaktan başka kalbi hazır olmayanın namazın ruhundan nasibi bir nefesten fazla değildir.Nefes almaktan başka hayat eseri olmayan kimseye benzer.

NAMAZDAKİ AMELLERİN HAKİKATİ

Sana ilk ulaşan ezandır.Ezanı dinlerken kalbini ona ver.Bir şeyle meşgul isen bırak.Çünkü selef (geçmiş büyükler) böyle yapardı.Ezanı duyduğu zaman,demircilik yapanın çekici havada ise,örse vurmaz,indirirdi.Ayakkabıcı iğneyi sokmuş ise,çıkarmazdı,öyle bırakırdı.Yerinden fırlar kalkardı.Çünkü bu sesten ,kıyamet günündeki sesi işitmesinden başka bir şey anlamazdı.Eğer bu sesi,yani ezan sesini duyduğun zaman kalbinde bir sevinç ve istek dolmuş görüyorsan,kıyamet günündeki sesi duyduğun zamanda öyle olacağını anla!..

Seccaden alnını öpmeye geliyor….

işte sabah…
Lal dudaklı bir sevgili zaman seni alnından öpüyor
Her şafak gözlerini açtığında yerde buluyorsun kendini
işte bi kez daha varsın
Bikez daha var edilmişsin işte
Elinden tutuyor zaman
Taze vir güne yolculuyor seni sevgili
Kendini unuttuğun yerde yeniden hatırlanıyorsun
Kendini unutturduğun demde yeniden insan oluyorsun
Uyanıyorsun ete kemiğe büünüyorsun
insan oluyorsun…
Anlaki sen kendine ait değilsin
Bir göz kapağının ardında yitebilirdin
Gecenin koynunda sevdiklerinden kopabilirdin,
Zaman nehri ayırabilirdi,beni benden canı bedenden…

Pek zayıfsın,pek kolay inciniyorsun
Seni yaralayan ne çok şey var
Kanadı kırık kuşlar önce senin kanadını kırıyor
Düşen yapraklar önce senin yüreğine hüzün düşürüyor
Hüznün için bin bir bahane var
Uçurumlar önce seni yutuyor
Hep dağların ardına savruluyorsun

Kerem seni arıyor,aslı sana özeniyor
Leyla çölde seni bekliyor,mecnun sana ağlıyor
Zaman seni senden alıyor
Sürekli uçurumlar açıyor önünde
Yangınlar sunuyor göğsüne
Dağlar dağlardan uzaklaşıyor
Kalpten kalbe çöller büyüyor
Hayır…hayır elin birşeye yetişmiyor
Parmaklarının arasında dökülüyor an
ömrün sevdalarına yetmiyor
öyle ki…
Her an ayaklarına batan cam parçası gibi kanatıyor seni
Yüreğini kanatıyor,acıtıyor

Bak vakit sabah,taze gün seni bekliyor
Ama yüklerin ağırlaşacak bil,belin bükülecek
Dünya seni çağırıyor,ömrün azalacak,zaman tenini yoklayacak,
Ruhun sıkılacak
şimdi şu halde elini eline veren,güneşi sabaha gönderen
Yağmurları alnına değdiren,sonsuz kudret sahibine
Halini arz etmeyecekmisin…
şimdi şu halde…
En ince dertlerini bilen,belli belirsiz fısıltılarını işiten
içinin ve içini bilen,sonsuz rahmet sahibinin huzuruna varıp
içini dökmeyecekmisin….

Bak seni bekliyor sevgilin…
Yangınını ona sunsan,bütün yangınlar söner
Gözlerini ona açsan,bi de onunla yansan
Alnına serinliğini dokundursan,yaralarını onunla kanatsan
Onunla ağlasan…

Ağla,ağla ki göz yaşlarına tek kanıt olsun
Ağlaki sevdalarını onun başucuna toplayasın
Aşklarını toplasın alnında
Ağlayasın,ağla!
Ağla ki kanayan kalbinden sızılar vursun yüzüne
Ellerin sevgilinin yüzüne koşsun
Dağ dağa kavuşsun
Yüzler yüzlere baksın
Sular sularda boğulsun
Yüzün sevdiğinin yüzünde kalsın
Ağla,ağla ki zaman sana kalsın
Zaman içinde kıvrım kıvrım yol olsun sonsuzluğa uzansın
Ağla göz yaşın yüzünü yıkasın
Haydi sevgiline koş,gecenin örtüsü dağılsın
şafağın saçları dökülsün,bütün küsmeler küsüşsün
Yalnız kalsın kavga kavgaya,tutuşsun,kalbinden vurulsun
Hüzün hüzne bölünsün,azalsın sıfırlansın
Ağla ağla ki,gurbet gurbeti gurbete göndersin
Ağlaki gözünün yaşı ırmağa kavuşsun

işte sabah,zamanın nehri göğsüne sokuluyor
Anlamını sende arıyor varlık
Yüzünü yüzünün ianesinde seyrediyor
Alnına RABBiN ışıklar dokunduruyor
işte seccaden alnını öpmeye geliyor
Secdeler seni uçurumlardan uçuruyor
Sevgilinin diyarına taşıyor
Anla artık anla!
Ağla hilal dudaklı bir sevgili yolunu gözlüyor
Zaman seni sensiz kılıyor
Namaz seni sen kılıyor
Namaz insanı insan kılıyor
Namaz insanı kılıyor
Namaz insanı insan kılıyor…..

Kanadı kırık kuşlar gibisin,mecnun sana ağlıyor
Bülbül seni her gün gülden soruyor
Kanadı kırık kuşlar gibisin,mecnun sana ağlıyor
Zaman seni senden çalıyor…
Ağla yüreğinle,ve ağla göz yaşın sana ağlıyor…

Senai DEMiRCi

Namaz Kılan Askerin Muhteşem Cevabı..

Bir asker,namaz kılan (en zor şartlarda bile terk etmeyen) diğer askere
sordu:

Arkadaş kaçıncı asırda yaşıyoruz ? Niçin kendini zahmete sokup her
gün 5defa namaz kılıyorsun.

Namaz kılan asker, tam o sırada uzaktan görünen teğmeni gösterdi:
-Şu insan; niçin yanından geçerken toplanıyor,
selam veriyor ve bütün emirlerine itaat ediyorsun. ‘yat’dese yatıyor, ‘kalk’dese
kalkıyorsun? O da senin gibi iki ayağı, iki eli ve bir başı olan birinsan
değil mi?’

Diğer asker cevap verdi:

-‘Evet! O da benim gibi bir insan ama rütbesi var,omuzun da yıldızı
var’

Namaz kılan askerin cevabı müthişti:

-Ey arkadaş!Sen omuzun da bir tane yıldızı var diye senin gibi bir insana
itaat ediyorsun da ben, yerdeki kumlar adedince yıldızları olan ve hepsini
tespih tanesi gibi kudret eliyle çeviren birzata niçin itaat etmeyeyim?
Niçin namaz kılıp emrini yerine getirmeyeyim?

Namaz mı Kılmak İstiyorsunuz?

Hayatımızı kelimelere dökecek olsak onu şu şekilde tanımlaya biliriz . Hayat , vesileler toplamıdır . Dikkatle bakacak olursak hayatımızın vesilelerle örülü olduğunu görmek hiç de zor olmayacaktır .Bir vesileyle doğduk , doğumumuzun vesilesi anne – babamızdı . Bir vesileyle öğrendik , bu vesile öğretmenlerimiz / hocalarımızdı . Bir vesileyle işe girdik , bu vesile bir ahbabımızdı . Bir vesileyle en yakın arkadaşımızı tanıdık . Görüyorsunuz ya hayat hep bir vesile . Bu yazı da niçin sizin namaza başlamanıza vesile olmasın ki . Vesileler bazen fırsattır ve bu fırsatlar iyi değerlendirilmelidir ki sonunda kocaman bir KEŞKE olmasın . İşte bu yazı sizin namaza başlamanıza vesile olması için yazıldı . Bu yazıyı sakin bir kafayla ve sakin bir mekanda okumanız yazıdan alacağınız verimi artıracaktır .. Şimdi sizi hayatınızın kararıyla baş başa bırakıyorum . Ve kararınızın bizi sevindirmesini ümit ediyorum .

Namaz kılmayı çok istiyorum ama bir türlü kılamıyorum . Bir ara çok güzel namaza başlamıştım ama şimdi kılmıyorum diyorsanız lütfen bu yazıyı çok dikkatli okuyunuz . Merak etmeyin size çok kötü şeylerden bahsetmeyeceğim bilakis size sevineceğiniz ama çok sevineceğiniz bir haber vereceğim . Neyi mi haber vereceğim ? Yazıyı sonuna kadar okuyun anlayacaksınız haberin ne olduğunu .

Duydunuz mu ? NLP diye bir bilim var . NLP yani başarının bilimi . İnsanlar nasıl başarılı oluyorlar ? Başarıya ulaşmanın yolu nedir gibi konuları içermekte bu bilim . Yalnız bu bilim daha çok dünyevi ( zengin olma , kariyer sahibi olma gibi ) amaçlar için kullanılmaktadır . Biz de bu bilimin temel prensiplerini kullanarak namaz kılmayan / kılmak isteyip de bir türlü namaza başlayamayan Müslümanlara , bu temel prensiplerle namaz kılmanın hiç de zor olmadığını göstermek istedik . Eğer bir kimse bu prensipleri uygularsa KESİNLİKLE AMA KESİNLİKLE NAMAZ KILANLARDAN OLACAKTIR !

Şimdi bu bilimin temel prensiplerini belirtelim .

1 – “ Bir şeyi bir insan yapabiliyorsa siz de yapabilirsiniz . ” Evet namaz kılan milyonlarca insan var . Bu insanlar namaz kılabildiklerine göre bunu siz de başarabilirsiniz . Söyler misiniz sizin namaz kılan insanlardan neyiniz eksik ? Bakınız o kadar insan namaz kılıyor siz niçin kılmayasınız ki ?

2 – “ Bir şeyi başarabilmek için onu gerçekten istemelisiniz . ” Unutmamak gerekir ki hayatımız isteklerimizden ibarettir . Size istemediğiniz bir şeyi hiç bir baskı kullanmadan kim yaptırabilir veya istemiş olduğunuz bir şeyi kim engelleyebilir ? Şimdi kendi kendinize bir sorun bakalım gerçekten namaz kılmayı istiyor musunuz ? % kaç istiyorsunuz ? % 10 mu , % 20 mi , % 40 mı , % 70 mi yoksa % 100 mü ? Şunu unutmayınız ki bir şeyi başarabilmek için onu % 100 istemek gerekir . Yolda giderken bir mağazada çok güzel bir kazak gördüğünüzü ve onu çok beğendiğinizi düşünelim . O kazağın sizin olması için ne yapmanız gerekir ? O kazağı beğenmek yetmez % 100 istemeniz gerekir ki o kazağı alasınız . Yoksa sadece beğenmek yetmez değil mi ? Beğenip de almadığımız o kadar çok şey var ki .

3 – “ Başarabilmek için o yolda her türlü engeli aşmanız gerekir . ” Her şeyi isteyebilirsiniz ama bazı engellerden dolayı bu isteklerinizi gerçekleştiremezsiniz . Ama istiyorsanız , çok istiyorsanız o engeli aşar ve o isteğinizi yerine getirirsiniz . Başarı yolunda VAZGEÇMEYENLER BAŞARIR . Mağaza örneğine dönersek , çok istiyorsunuz ama kazak pahalı bu sizi engeller mi ? Çok istiyorsanız HAYIR . Veya yanınızda o kadar para yok , ne yaparsınız ? Vaz mı geçeceksiniz ? Hani çok istiyordunuz ? Çok istediğiniz için o kazağı ya mağazaya borçlanıp alacaksınız ya borç bulup alacaksınız ya da paranızı denkleştirdikten sonra alacaksınız ama hiç bir zaman VAZGEÇMEYECEKSİNİZ eğer gerçekten istiyorsanız . Namaz kılmak istiyorsunuz ama şu abdest olmasa . Abdest almak gerçekten istediğiniz halde namaz kılmanıza engel olabilir mi? Veya namaz kılmayı çok istiyorsunuz ama namaz surelerini bilmiyorsunuz . Namaz kılmak için Fatiha suresi ile Kevser suresi yeterlidir ve bu ikisini ezberlemek sizin az bir zamanınızı alacaktır . Namaz kılmak için az bir zamanınızı veremeyecek misiniz ?

4 – “ Başarı yolunda meydana gelen bazı aksaklıklar sebebiyle başarı hedefinizden ASLA VAZGEÇMEYİNİZ . ” Namaz kılmaya başladınız ama bir vakit namazınızı kılmadınız / kılamadınız . Bu durumda yapılması gereken hiç bir şey olmamış gibi namaz kılmaya devam etmenizdir . Arkanıza hiç bakmayın siz hedefinize yönelin . Araba arka cama bakılarak değil ön cama bakılarak sürülür .

5 – “ Hedefinizi ASLA ERTELEMEYİN ! ” Namaz kılmaya başlayacaktınız ama ertelediniz , ertelediniz ne oldu ? Bir türlü namaza başlayamadınız . Ertelemek isteği öldürür ve başarının en büyük düşmanıdır . Namaza başlamak istiyorsanız HEMEN ŞİMDİ başlamalısınız . Eğer ben yarın başlayacağım , akşama başlayacağım , Cuma günü başlayacağım diyorsanız , ben size söyleyeyim KESİNLİKLE BAŞLAYAMACAKSINIZ ! Hz . Peygamber ( s .a .v ) şöyle buyurdu : “ ERTELEYENLER HELAK OLMUŞTUR . ”

6 – “ Başarıya ulaşmak için hedefinizi her zaman canlı tutunuz . ” Namaza başladınız , sizin hedefiniz bu değildi . Siz 5 vakit namaz kılmak istiyordunuz . İşte bunu gerçekleştirebilmek için hedefiniz her zaman canlı olmalı . Bu tıpkı cep telefonuna benziyor . Cep telefonunuz şarzı bulunduğu müddetçe işe yarar . Şarz bitti mi onu şarzetmek lazım ki işe yarasın öyle değil mi ? Namaz da öyle , şarzı bitirmemek lazım , şarz bittiğinde kendimizi namaz konusunda şarzetmemiz gerekir ki bunu yapmazsak işte o zaman namazı bırakırız . Kendimizi bu konuda şarzetmek için sohbetlere gitmeli , namaz kılanlarla birlikte olmalıyız . Sohbetlere gitmek ve namaz kılanlarla birlikte olmak bize her zaman namaz kılma hedefimizi canlı tutacaktır . Hedefinizin canlı kalması için elinizden geleni yapınız çünkü o canlılığını kaybederse hedefiniz can verecektir .

7 – “ Hedefinize ulaşmak için çevrenizdekilere karşı sağır olunuz . ” Siz şimdi namaza başladınız ; arkadaşlarınız , aileniz sizinle dalga geçebilir . “ Ooo Hoca mı oldun? Sen asla 5 vakit namaz kılamazsın . Tamam şimdi kılarsın ama gör bak 3 gün sürmez .” gibi bir sürü laf işitebilirsiniz çevrenizden işte bütün bunlara karşı sağır olun hatta cevap bile vermeyin . Siz hedefinize yoğunlaşın boş verin böyle şeyleri . Siz hedefinizden ASLA AMA ASLA VAZGEÇMEYİN .

Evet işte o tarihi an geldi . Şimdi kendi kendimize söz vereceğiz ve böylelikle namaza başlamış olacağız bundan sonra söylediğimiz gibi

Namaz kılma idealiniz için , ÜŞENMEYİN , ERTELEMEYİN ve ASLA VAZGEÇMEYİN .

“ Şimdi kendi kendime söz veriyorum . Namaz kılacağım ve hiç bir zaman namazı bırakmayacağım . Hiçbir zaman namaz kılma hedefimden vazgeçmeyeceğim ..”

Söz mü ? SÖZ . Ben inanıyorum ki SEN sözünü yerine getireceksin . Çünkü SEN istedin mi YAPARSIN.

alıntıdır

Nazlım,niyazlım,namazım.niye terk ettin beni

Bekledim… Baktım ki geldiğin yok… Dedim hele şuna bir mektup yazayım… Hâlimi anlatıp, “Gel!” diye yalvarayım… De hele, neye gücendin? De hele, niye bıraktın beni?
Hakkını veremedim hiç tamam… Bir zamanlar hiç unutmazken buluşacağımız vakti, sonraları unutur oldum… Bazen yük geldiğin oldu bana… Seni beklerken, eski heyecanım kalmadı… Sana aşkla bakamadım… Seni ilgisiz bıraktım… Ettim bir eşeklik! Ama be canım, ne demeye uydun sen bana! Ne demeye çekip gittin!?

Gerçi, haksız değilsin… Ne desen, ne etsen haktır bana… Oyalanmazsın elbet ben gibi dökük bir handa… Herkes gibi sen de pek, sağlam yerler ararsın… Çürükle halvetlikten, elbette hoşlanmazsın… De ki mecnûn ararım, beni unutmayacak… Benimçün işin gücün bir kenara koyacak… Ne diyeyim, doğrudur, gün geldi, işim için seni ihmal ettim.

Bilenler, farzını, sünnetini, hükmünü anlatıyor… Edebinden bahsediyor. Seni huşû ile ifâ etmekten, sana dalıp, dünyayı unutmaktan bahsediyor. A canım, ben ne anlarım o işlerden… Ben senin az biraz huyunu bilirim o kadar. Ve sanırım, huyuna suyuna gidemedim…

Az biraz dedimse, küçümseme!.. Aslında tanırım seni… Bilirim ne nazlı olduğunu… Bilirim incelik beklediğini… Şimdi, aramızda yabancı yok, bak, hadi söyle, niye bıraktın beni?

Derdin ki bana, abdestini al… Güzel elbiselerini giyin… Kokularını sürün… El âleme giderken süslenmeyi biliyorsun! Hadi, benimle buluşacağında da şık ol… Ama ben, bazen pek güzel geldim sana… Bazen pek darmadağın… Acep diyorum, bu mu zoruna gitti? Kılığımı kıyafetimi, kokumu mu beğenmedin? Hani suyla, sabunla, miskle gidermeye çalıştım da, yine de o hassas burnun, kalbimdeki necâsetin kokusunu aldı, beni ondan mı terk ettin?

İsterdin ki, buluşacağımız yer tertemiz olsun… Ne bileyim, temizdi zannederim… Öyle pek sevmem iş yapmayı bilirsin… Ama be canım; toz, necâset değil ki… Yine de, acep diyorum, ona mı gücendin?

Ört derdin… Ört kendini… Tek teli görünmesin saçlarının… Topuklarını kapatsın çorapların… Bana edeple gel… Nizamla gel… Ama ben, üşendim bazen, çorap giymeye bile… Bazen, özensiz olurdu başörtüm… Yoksa, buna mı içerledin?

Yoksa hiçbiri değil de… Sana hakkıyla yönelemeyişim mi üzdü seni? Yönümü, bir silüet olarak sana dönmüşken, aklımın nice başka yönlere koşturması mı zoruna gitti… Hani, sana doğruymuş gibi dururken, aslında, nice yerlerde gezinir gelirdim… Bedenim seninleyken, kalbim, ruhum, dolaşır dururdu uzaklarda… Seninle hemhâl olmuş görüntümün altında, nice keder, nice şüphe, nice vesvese yaşayışım mı mâlûm oldu ki, bırakıp gittin?

Nazlım! Yoksa, dediğin saatte gelmediğim için miydi sitemin? Hani, sana yönelmem gerekirken, işlerimi bitirmeye çalıştığım, hattâ bazen, seni her şeyden sonraya bırakıp mahzun ettiğim zamanların acısını mı çıkartıyorsun? De hele, ne olur! Tâ ezelden verdiğim: “Vaktinde gelmek” sözünü tutamadığım için mi kırıldın? Tamam haklısın… Vakitli olursa güzeldir, her iş… Ve elbet sen, vaktinde hazır olunmaya pek lâyıksın…
Ya da belki, o firâsetli gözlerinle, kim bilir nasıl derûnuna baktın da, gördün, kalbimin harap vaziyetini… Hani, sana niyetlenirken dilimle, kalbimin nasıl da başka başka arzulara dalıp gittiğini fark ettin… Ne bileyim, belki, sana niyet ederken, nice gaflet yaşadı da kalbim, riyaya, kibre sürüklendim, bunun için terk ettin…
Ah be nazlım! Ne yapayım, kalbimin bir ipi yok, ki tutsam da çeksem, uzağa kaçtığı zaman… İşte, sana bunları yazarken bile, sırf gidişinin değil, başka düşlerin kederiyle içi yanmada… Ne yapayım ki, sadece sana değil, bu sebeple, kalbim herkese yaban kalmada…

A nazlım! Sana niyetlenip de, başkalarına dalışım üzdüyse seni… Sende gibi görünüp de, uzaklarda oluşum üzdüyse, ne diyebilirim?

Ama kim bilir, belki de, seninleyken, dünyayı ellerimin arkasında bırakamayışımdan rahatsız olmuşsundur. Başım secdede iken, az mıydı sanki, kaybettiğim bir eşyayı düşünmelerim? İsterdin bilirim… Seninleyken, bütün kâr-zarar hesaplarından sıyrılıp, sadece sana bakayım, bakışlarınla sarhoş olayım isterdin… Seni seveyim, o kadar ki, sana durmuşken, ne sağımı, ne solumu göreyim… Hani, aşkın gözü kördür derler… Bilirim sana aşk ile durmamı beklerdin.

Kim bilir ne de çok özlüyorsun, sahabenin kıldığı o namazları… Hani, baldırlarına bir ok saplansa, kendilerini unutmak için sana niyetlenir de… Okun çıktığını hissetmezlermiş bile… Ah be nazlım! Şimdi âhir zaman bilmez misin? Bilmez misin ki, imanımız elimizde kor gibi durmada! Zaten o kor dahî hikâye! Zaten her şeyim şüpheli, her hâlim defolu! Ne olduğum belli değil zaten! Sırası mıydı yani, bir de sen bıraktın gittin!?

Belki de, sadece sendeyken ayakta durup, haksızlıklar karşısında pısmışlığımdır, seni kızdıran… Hani, sendeyken, başım, sırtım dimdik kıyama durup, sağda solda ezilmekte olan nicesi için, parmağımı bile kımıldatmayışıma kızmışsındır belki… Öyle ya… Kıyam, sadece senin bir parçan olarak kalmamalıydı. Tüm hayatıma yayılan ve cesurca, haksızlıklar karşısında da dimdik durabilmemi sağlayan bir idman olmalıydı. Kıyam… Evet ya… Kıyamı sadece sana mahsus bir basit harekete dönüştürüp, korkaklığa ve yılgınlığa düşüşümden rahatsız olmuşsundur belki… Nefsimin azgınlığı ve yersiz istekleri karşısında da… Şeytanın fısıltıları karşısında da kıyama geçebilmeliydim… Tabi yaa… Seni, bütün hayatımı kaplayan bir sevda gibi yaşayamadığıma içerledin!
Ya da, belki sadece dilde kalan duâlarımdı seni üzen… Doğru düzgün hissetmekten geçtim, anlamlarından bile gâfil olduğum âyetleri, sadece, ağız alışkanlığıyla, hızlı hızlı okuyup da, bunu da okumadan sayışıma mı bozuldun? Ki dile gelişleri bile yarım yamalak, eksik gedikti… Hâlbuki Hak’la konuşmak olmalıydı, sende okumak! Bulaşık yıkarken türkü mırıldanmaya benzememeliydi. Ne yalan söyleyeyim, çoğu zaman, sendeyken alamadığım hazzı, bir türkü söylerken hissettim. E tabiî bakmazsın yüzüme! Ben sana âşık olamadım!

Eğildim… Kıyamlarımın beni dik başlı yapmaması için, eğilmemi öğütlerdin çünkü. Yoksa, diyorum, rukûlarda söylediğim o, “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm”lerin içi mi boştu ki? Hani hem, O’nun bütün eksikliklerden münezzeh bir güç olduğunu söyleyip, hem de yine O’nun yaptıklarında kusur buluşlarım mıydı seni küstüren? Öyle ya, mademki eksiklikten münezzehti, her yaptığı da mutlaka, bir sebeple, bir hikmetleydi… Sabredemeyip, şikâyet ettim. Bel çalıştırmaktan ibaret bir beden hareketinden öteye geçmeyince… Ubûdiyete götürmeyince rukûlar beni, dedin ki belki: Boşa kürek sallıyorum, burada vakit kaybetmeyeyim!

Âhh, neler neler geliyor aklıma… Yoksa diyorum, alnım yere değmişken, aklım havada olduğu için mi darıldın? Kalıbım, sevgilisinin ayaklarına kapanmış, mahcup ve yanık birininkini andırırken, kalbim, ukalaca ve âsice çarptığı için mi? Hani “Subhâne Rabbiye’l-A‘lâ!” sözleriyle yüceltirken Rabbini, bir yandan, o en Yüce’nin râzı olmayacağı laflar edişine mi kızdın dilimin? Âhh, o dil var ya, o dil! Kemiği yok işte mübâreğin! Hem canım, sen ne diye takıldın ki, o densize?!

Ya da ona takılmadın da belki, yerinde duramayan, jet hızıyla bir çukura, bir zirveye gidip gelen hâllerimdi seni üzen… Ânı yaşayamadım doğru-düzgün, evet… Sadece, anlık yaşadım her şeyi… Samimiyet ve istikrar bekledin… Veremedim…

Selamlarım, Kirâmen Kâtibîn’e idi ama… Beş vakit selam verip, yine de onların varlığından gaflete düşüşümdü belki, gidişinin sebebi… Her yaptığımı… Ve yapmam gerekirken yapmadıklarımı yazan… Her söylediğimi… Ve söylemem gerekirken sustuklarımı yazan… Her kaçtığımı… Ve kaçmam gerekirken yakalanıp kaldıklarımı belgeleyen o yazıcılar mı şikâyet etti beni sana? Bilmiyorum ki…

Şimdi söyle! Sıradan bir kumaş parçası, işe yarar bir elbise olana kadar, kaç iğne darbesi alıyor, kaç kez ateş altına yatıyor bilir misin?! Sitem yüklü gidişini, hasret çektirişini, işte buna yoracağım! Zira, sen benimleyken, ben benimleydim. Seni benden ötürü zannederdim. Ben sana sahibim, sen bana tâbîsin sanırdım… Meğer ben, başıma bile sahip değilmişim nazlım! Meğer tâbî olmak öyle kolay mesele değilmiş! «Kıldım» demesi kolay da seni… «Kılması» zor imiş…

Diyorlar ki: O gittiyse gelir… Sen ondan gittiysen, seni beklemededir… Ben işte burada, eli-kolu kırık, gücü bitik, kendine pek yenik ve ezik bir hâlde, gelişini bekliyorum. Bir yere gitmedim… Şimdi, dersin ki belki, ben seni nasıl duyayım, uzaklara gittim, seni terk ettim…

İnanmam be güzelim! Hissediyorum, yakınlarımdasın… Sana bunca ihtiyaçlıyken, seni bunca dibimde hissederken, Fîzan’da olsan ne çıkar?

Bilmem mi seni! Terk etmiş gibi yapıp, beni peşine düşürmek niyetin… Ama işte… Peşine düşüp de yakalayacağımı ve seni hiç bırakmayacağımı söyleme zamanlarım gerilerde kaldı. Büyük konuşmamayı öğrendim. Anladım ki, sen benim hakkıyla beklemeye ve karşılamaya güç yetiremeyeceğim, ancak, bana lûtfedilen ve şükründen âciz kaldığım bir nimetsin… Emirsin… Boynumun borcusun… Fakat o kadar miskin ve öylesine fakirim ki… Vallahi, senden ancak, âmirler âmiri seni bana hediye ederse, istifade edebilirim. Hakkında, “Ben namaz kıldım!” demekle, ancak gafletteymişim. Bütün hayatıma yayılmayan kıyamlar, kıraatlar, secdeler ve rukûlardan ötürü, seni de sahte etmişim.
Şimdi, işte tüm bunlara rağmen, gel!.. Ben böyle çürükken, sen sapasağlam lûtfet, bana kendini… Ben böyle hastayken, sen sıhhatle lûtfet seni… Ben yaşayan bir ölüyken, sen, dipdiri, capcanlı ve coşkulu bir âşık gibi, bana gel! Hakkını veremeyeceğimi bil, râzıysan gel! Yok, işte ne yapayım, yok, sarhoş olamıyorum! Ben böyle yarı ayık ve kayıkken, sen mest ü hayran ol, bana rağmen bana gel! Ben eksikken, bütün varlığınla sen koş bana… Zira “Ben” sana koştuğunu zannedince, burnu havaya dikiliyor. Burnumu sürtercesine utandır da, tüm pişkinliğime karşın, hadi, gel! “Ben” i beklersen, işte, dokuz canlı bir nefisle, keçi gibi inat edip, ayak diremede! Yahu ne olur ki, uyma da ona, yola çık, gel!

İşte dedim diyeceğimi! Daha bundan sonra da uğramazsan, senden sorsun hesâbını! A benim nazlım! A benim niyazlım! Sana, “Gözümün nûrudur” diyenin hatırına, yalnızca beş vakit değil, ah keşke, vakitli vakitsiz, çat kapı çık gel! Yetsin artık, küskün durduğun bana…

Hem, beni sakın cehennemle korkutma! Yokluğun zaten yangın! Yokluğun zaten musibet! Cehennemden kurtulayım diye değil! Hem bırak, isteyenine kalsın üstelik cennet!! Çok naz, âşık usandırır derler… “Gafil Ben”in zaten canına minnet… Ne olur, uzatma artık hasreti… Ne olur, insâf et!

Yahu her şeyi ko!! Beni de ko da kenara, gel! Mâbudun aşkına çık gel! Kucaklaşalım…

-Neslihan Nur Türk-

Seccadem…

Sevdalı gönlünü, tertemiz endamınca açarken ve tevazu kanatlarını sererken sere serpe, beni de bas bağrına, beraber kurban olalım Sevgilinin uğruna…

Yaradan’la buluşma anlarımda, buseler konduruyorsun anlıma. Şairin dediği gibi; “öp beni anlımdan, öp beni seccadem…” Dudakların dokunsun kalbime, ellerim değsin avuçlarına, benim vefalı yârim seccadem…

Göz pınarlarım sana aşina, gözlerim sana tutsak, gönlüm Hak katında, birkaç damla gözyaşım düşerken avuçlarına, rengarenk desenlerinin arasında kayboluyor ıslak duygularım, sırılsıklam hicranım…

Canım seccadem…

Burağımsın, mîracımın her vaktinde, anne kucağı gibi sararken yumuşacık tebessümün bütün azalarımı, seninle hakka varışın, Hakkın huzuruna duruşun, dupduru rahmetin ve huzurun yoğunluğunu yaşarken, senin şefkatli kucağına ve kollarına, hüzünlerimi ve kaygılarımı bırakıyorum. Seninle beraber olmak ne güzel, ne ulvi, seninle dostla buluşma ve kaybolma anlarımız…

Kucakla beni seccadem! Sarmala beni!.. Al götür nisbet kokulu ve gül rengi yarınlara!..

Ötelerden bir pencere aç seccadem!… Üfür buhurunu, tütsüler gönder canıma.

O rengarenk desenlerini anlıma işlerken, gönül gergefime doku ipliklerini, dokundur ruhuma yumuşacık tenini.

Seccadem; sen sadık bir dostsun biliyorum, seni ve sende namaz kılmayı çok seviyorum.

Bana şahadetlik eder misin mahşerde? … Bazen öylece kalakaldığım, rabbimle baş başa secde anlarımda, günahlarım için af dilerken, ne olur şahidim olur musun o zor günde…

Beni yalnız bırakma, bu köhne zamanlarda! Çok muzdaripim, yaralıyım… Çağır her dem yanına!.. Dostum, namazlığım, seccadem…

ZEKERİYA MARAL / gülistan dergisinden

kendi kendimize soralım..!

Kendi kendimize şöyle bir düşünüp soralım ve samimi olarak cevap verelim; Bir Müslüman olarak namazı sevebiliyor muyuz? Her zaman için namazı seven bir insan mıyız? Namaz vakti gelse, ezan okunsa, namaz kılsam, canım namaz kılmak istiyor diyor muyuz hiç?
Midemizin açlık hissettiği ve bir şeyler yemek istediği gibi günün belirli vakitlerinde namazın açlığını hissedip namaz kılma arzusu geliyor mu içimizden? Karnımız iyice acıktığı zaman yanımızdakilerin konuştuklarını anlamaz duruma gelerek aklımızı yemeğe taktığımız gibi, namaza olan açlığımızdan dolayı da aynı durum meydana geliyor mu, kafamızı namaza taktığımız oluyor mu?
Bazen canımız bir şey istediğinden dolayı belirli bir öğün olmadığı halde mutfağa girip bir şeyler atıştırdığımız gibi, farz olan vakitlerin dışında gönlümüz namaz kılmak istiyor mu, durup dururken iki rekât namaz kıldığımız oluyor mu? Sözü uzatmadan söyleyelim; Allah Teala ile beraber olmayı arzu ediyor muyuz?
Ezan sesi bizde nasıl bir etki yapıyor, ezanı duyduğumuzda çok müthiş bir müjdeli haber almışçasına gözlerimizin ışığı parıldıyor mu? Ezanın sözlerini tahlil ettiğimiz oluyor mu, tekbirler, tevhidler ve şehadetler kulağımıza ulaştığında ruhumuzun derinliklerine kadar ulaşıyor mu?
Biraz sonra Allah Teala ile beraber olacağım, rabbimin huzuruna varıp samimi bir şekilde kendimi Ona arz edeceğim. Onun kelamını Ona okuyacağım ve O da beni dinleyecek. Her taraftan üzerime çullanan ve içerisinde boğulduğum atmosferden kurtulacağım, beni boğmaya çalışan şu karanlıktan sıyrılacağım, hepsini arkama atacağım, beni yaratanın huzuruna varacağım, Onunla yüz yüze geliyor gibi olacağım, Ona halimi arz edeceğim. Şu anda ne kadar mutluyum, ne güzel…
Evet, bu ve benzeri duygu ve düşünceler geçiyor mu içimizden? Samimi olarak cevap verelim.
Sonra bu düşüncelerimiz bir bir gerçekleşiyor mu? Yani Allah Tealanın huzuruna vardığımızda Onunla gerçekten sağlıklı bir bağlantı kurabiliyor, beraber olabiliyor muyuz? Bunun en önemli belirtisi olarak da Onunla olan bu beraberliğimizi uzatmak istiyor ve uzatıyor muyuz? Kıyamımızı, kıraatimizi, rükûmuzu, secdemizi ve son oturuşumuz, yani her bir rüknü kendi içersinde uzatıyor muyuz? Evet, sırf Allah Teala ile beraberliğimizden dolayı uzatabiliyor muyuz rükünlerimizi, yani namazımızı???

MEHMET GÖKTAŞ

N A M A Z

çocuksu neşelerde yitirirdin kendini. Üşüdüğün aklına düşmezdi. Toprak kiri ellerini küçük sevinçlerin yumağına sarıp ısıtırdın. Gece, kuzgunî bir şal gibi ağır ağır omuzlarına çökerdi; aldırmazdın. Oyunun heyecanıyla aydınlatırdın yüzünü, gözlerini. Acıktığını fark etmezdin. Oyuncak zaferleri kut ve gıda eylerdin kalbine. Evi unuturdun. Sıcak odalardan uzaklığına yanmazdın. Bilmezdin ki sen pencere önü çiçeğisin. Derken, ılık bir anne sesi çekerdi kulağını. “Hadi oğlum eve gel!” “Bak yemeğin soğuyor!”

Ezanı öyle sıcacık bir ana çağırışı say işte! Ardında sakladığı mutlulukları unuttuğun, aydınlığını özle(ye)mediğin ulvî pencerelerin pervâzından salkım saçak taşan ana merhametidir. Hasretlerine mukabele edemeyecek, kalbine gıda vermeyecek oyunların telaşını durduran, yumuşak, tatlı, munis, âşina bir sesleniştir ezan… “Akşam oldu; ömür bitiyor, eve dön, varlığını sonsuzlayacağın kapıyı aç… Hava karardı; gönlüne teselli veren renkler çekildi. Hüzün ve korkuların ellerinin nereye vardığını göremeyeceğin kadar koyulaştı. Yüzüne varacağın, huzura konacağın pencerenin önüne gel. Bak, iyice soğudu da hava, üzerin tiril tiril, kaygıların kışında sıkışan göğsünü sarabileceğin bir yakınlık şalın bile yok… Yuvaya dön, sonsuz yumuşaklıkta bir yastığa başını dayar gibi secdeye var; namazın avuçlarına dök eteğinde biriken yetimlikleri, yabanlıkları…. Sımsıcak bir çorbayı yudumlar gibi, dudağının arasına al dualarını, damağına değdir suskunluğa zincirli fısıltılarını.. Çamura bulanmış ellerini, dünyanın kiriyle kararmış yüzünü kara(n)lıkların tozuna bulaşmış gözlerini, abdestin çeşmesinde yu…”

Kalbine bir ana bakışıdır namaz.

De ki:

iyi ki geldin sıcak yanım

ölümü sol köşede eritti bakışların*

Apansız, teklifsiz gözüne girip girip gönlüne asla teselli sunmayan billboard resimleri gibi yolunu kesen, gönlünün mah/pus fısıltılarını duymaktan seni alıkoyan fırsatçı bezirgânlar gibi habire sa/taşan, seni durmaksızın koşturan ama menzil vaad etmeyen yürüyüş bantları gibi yoran “büyük” işlerden çekip alır seni namaz. Hırslarının hazlarının yapışkan kuytusuna itip unuttuğun, kentlerin kuru gürültüsünde ninnileyip uyuttuğun, ağzına gündelik telaşlarını kapatıp susturduğun yetim çocuğu hatırlatır sana. İçindeki çocuğun elinden yeniden tutar. Namaz, küçük bir kız çocuğu yumuşaklığında sokuluverir yanına. Küçücük yüzdeki tebessüm içinde saklı kuşları nasıl sonsuz genişlikte bir göğe çağırıyorsa, daracık seccadenin yüzünde saklı vaadler de kalbini sonsuz genişlikte bir göğüse yerleştirir. Küçük kız çocukları gibi, gözlerine toplar cümle çığlıklarını. Tepeden tırnağa bir bakış olur, gök mavisi gözlerini üzerine yağdırır şefkat kurağı çöllerinin. Bir damla gözyaşının seline kapılır; yıkılır, yok olur, silinir sığ haritalarda çizdiğin öncelikli ülkelerin/ilkelerin. Bakışına dayanılmaz o meneviş gözlerin. Menziline girdiğin dem vuruldu bil yüreğin.

Küçük ve yumuşak elinin çekimine karşı konulmaz kız çocuğunun. Küçük bir gayretle çekip alabilirsin elini elinden gerçi. Yüzünü azıcık çevirip gözlerinin hapsinden firar edebilirsin kolayca.. Ama.. Kalbini sarıp sarmalayan avuçlar, gönlüne kelepçeler takan bakışlar seni sana sürükler. Kendi kıyında bulursun kendini yeniden. Hatırla ki, Medineli bir kız çocuğu Peygamber’in [asm] elinden tutacak olursa, kız çocuğu O’nun elini bırakıncaya kadar O elini çekmezdi. Namaz, gözleri menevişli, saçları kıvır kıvır bir kız çocuğu gibi, ardı sıra koşturduğun-sözüm ona-büyük işlerden koparır seni. Kalbinin yanına çağırır nefesini. Hesapsız, kıyısız neşelerin köşesine oturtur sesini/sessizliğini. Sonsuz, vedasız baharların renk/ahenk çiçekleri dibinde yatıştırır iç çekişlerini. Sade, duru bir tebessümün yanağında durultup süzer cümle gönül kırışıklıklarını/karışıklıklarını. Sever seni, sevindirir, sevildiğini bilir, sevildiğine sevinir. Cismi şefkatinin yanında pek sönük kalır. Bedeni yüreğinin göğünde pek cılız durur. Sarılır göğsüne, yüzünü yüzüne değdirir. Ama içinde parlattığı incilerin üzerini kapatır, derûnunda beklettiği sözleri senden sakınır. Suskundur; yarım ağız konuşur gibidir; lâkin söyleyeceği ne çoktur, ne çoktur…

Gözlerine bir kız çocuğu ağlayışıdır namaz.

De ki:

gözlerin ışık seli senin

al kara(n)lıklarımı gözbebeklerinde yıka

SENAİ DEMİRCİ

Hazret-i Mevlana’nın namaz Değerlendirmesi

Gönül ustası Hazret-i Mevlânâ, insanı ilâhî huzura ulaştıran tekbir, kıyam, rükû, secde, selam ve dua gibi namaz rükünlerine oldukça düşündürücü mânâlar kazandırır.

Namaza tekbirle girmek, “İlâhî, biz senin huzurunda kurban olduk” demektir. (Tekbir getirerek kurban kesildiği gibi, tekbirle namaza başlamak da ‘Allah’ım, canımız sana feda olsun’ anlamındadır.)

Namazda kıyama durmak, Allah’ın huzurunda kıyametteki muhasebeyi hatırlatır. Kul, biraz sonra hakkıyla yerine getiremediği kulluğundan ve işlediği günahlardan dolayı, utancından ayakta durmaya dermanı kalmaz, rükû’a eğilir.

Başı rükû’da iken “Hakk’ın sualle-rine cevap ver!” diye İlâhî ferman gelir. Kul, rükûdan başını mahcup olarak kaldırır. Ayakta duramaz, yüz üstü secdeye kapanır.

Tekrar ona “Secdeden başını kaldır! Yapmış olduklarından haber ver!” diye ferman gelir. O, yine mahcup bir halde başını kaldırırsa da, tekrar yüzüstüne kapanır.

O ağır yükün tesirinden dizleri üstüne çöker. Sağa selam verir; peygamberler ve melekler tarafına bakar, onlardan şefaat talep eder. Onlar derler: “Çare ve yardım günü geçti. Çare, ancak dünyada olabilirdi. Orada salih amellerde bulunmadınız, o günler gitti.”

Sola selam verir; akraba ve yakınlarının tarafına bakar. Onlardan da bir fayda göremez.

Herkesten ümidini kesince, dua için iki elini kaldırır. “Ya Rabbi, herkesten ümidimi kestim. Kuluna melce ancak Sensin. Senin rahmet ve mağfiretine sınır yoktur.

Ana gibi dönüşünü bekler namaz her vakit..

Namazın annelik de eder sana..Ana-çocuk gibi,namazla aramızda asimetrik bir ilişki vardır;karşılık beklemez bizden…Yanında olmamız için şart koşmaz.Onun bizi terk etmesi söz konusu değildir;belki biz haylazlığımızdan zaman zaman onu terk ederiz..Dönüşümüzü bekleyen hep o olur..Kırıklarımızı yüzümüze vurmaz;eksiğimizle ayıplamaz bizi.Acizliğimizi bilir,elimizden bir şey gelmemesi daha çok hoşuna gider gibidir..Aksine daha bir sevimli kılar bizi beceriksizliklerimiz..Bize başarılarımıza göre kıymet verenlerin aksine,namazın kucağında kendimizi sonsuz onaylanmış olarak buluruz..Farkımızı bilir namaz,elimizde bir şey olmadığını herkesten çok görür.Sahip olamadıklarımız yüzünden azarlamaz bizi,aksine yoksunluğumuz daha da tatlı kılar yüzümüzü..Dudağımız kıpırdadıkça,hiç katıksız bir ana sütüyle beslenmiş gibi oluruz namazda.Biz ağladıkça,bize verdiği artar.Biz acıktıkça,bize sunduğu güzelleşir.Bedenimizle varırız namaza;bedenimizden sâdır olan cümle günahları tiksinmeden temizler,hesap sormadan aklar.Emzirir,besler,büyütür,temizler bizi namaz;ana gibi yâr olur..

Her kadının masum/temiz bir bebeğe sancısı,her çiçeğin güzel bir kokuya hevesi/zarif bir dokuya dönmesi,her kıyamın/selamın bin günahı örtmesi gibidir namaz…..

Senai Demirci/Kıl Beni Ey Namaz

sana geldim ey namaz
yüzüm tutmuyor seni terki dile getirmeye
seccede yüzüm olurmusun ey namaz
bak, beden kirinden arınmış
bükülmez denilen bel rükü naralarında
seni terk eden halim yine senin haline bürünmüş
edebine boyarmısın beni ey namaz
sabahım olurmusun
her tekbir bir tövbe misali
girizgaha niyet misali cennete hazırlığım olurmusun

sana geldim ey namaz
yüzüm tutmuyor nefsi sana tercih ettiğimi soylemeye
beni günahıma tercih edermisin ey namaz
günün bölünmüşlüğünde seni düşünmedim
dünya ile hal olup keyfin haline girdim
gün ortasında beni toplayan hal olurmusun
günün gelişmesinde sükunete gelişim olurmusun ey namaz

sana geldim ey namaz
yüzüm tutmuyor hadisi unuttum demeye
“kim sabah ve ikindi namazını kılarsa cennete girer”
dilim varmıyor seni kazalarda terk ettim demeye
sana geldim ey namaz nefsi kazalarıma
yaramı sarar yardımım olurmusun
bak, toprağa gelmeye idzlerim secdende
dilim varmıyor kibrimi soylemeye
kibrimi yakan kibritim olurmusun
her yanış bir yıkanış misali
cennete hazırlığım olurmusun ey namaz

ışığına yandığım güneş gitmek üzere
yıldızlar keşfe çıkacakmış sanki
aldandım güneşlerin ışığına yıldızların nazına
akşamları karanlığıma nur olurmusun ey namaz
sustu alem, bir ezan gökkubbede
kıyamet mi kopacak koşturmada bedenler
farzına yetişeceğim en güzel telaşım olurmusun
sana geldim ey namaz
akşamıma nur olurmusun

ayın her hali seni anlatır
etrafında yıldızlar saf tutmakta
aşıklar seni seyre dalmakta
bedenler kıyamda ruhlar gökkubbede sohbette
rahman ve rahime götürenim olurmusun ey namaz
sana geldim geldim ey namaz
beş vakitte birliğimi O’NA götürürmüsün

Hatemi Zahid Hazretleri’nin Namazı

Hatemi zahid hazretleri Asim ibni Yusuf hazretlerinin yanina geldiginde, Asim kuddise Sirruh ona sordu:
– Ey Hatem güzel namaz kilmayi becerebiliyor musun?
O da “Evet” deyince, Asim kuddise sirruh:
– Peki, nasil kiliyorsun? diye sordu.
Hatemi Zahid Hazretleri anlatmaya basladi:
– Namaz vakti yaklasinca abdestimi sünnet üzere tazeliyorum ve namaz kilacagim yere dikiliyorum.

Sonra Kabe`yi iki kasimin arasinda, Makam-i Ibrahim`i gögsümde görüyorum. Ve Allah`in Tealanin kalbimdeki herseyi bildigini hissediyorum.

Sanki ayagim sirat köprüsünün üzerinde, Cennet sagimda, Cehennem solumda, ölüm melegini de arkadamda hissediyorum ve kilacagim namazin son namazim oldugunu düsünüyorum.

Sonra ihsan ile iftitah tekbirini aliyorum, tefekkürle okuyorum, tevazu ile rukua egiliyorum, tazarru ile secdeye kapaniyorum.

Sonra tamamiyla oturuyor, ümitle tesehhütte bulunuyor ve sünnet üzere selam veriyorum.

Sonra da o namazi ihlasa teslim ediyor, korkuyla ümit arasinda kalkiyorum ve bu hal üzere sabra devam ediyorum.

Rabbim bize de böyle namaz kılmayı nasip etsin..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: