Kitap Kurtlarına…

Yorum bırakın

Lepisma Sakkarina Paragraf Sorularından Korkmaz

Metin Barak

Kitap okuma ile ÖSS’nin doğrudan ilgili olduğu hepimiz tarafından bilinen bir gerçek. Özellikle Türkçe sorularının çözümünde okuma eylemine yabancı öğrencilerin daha az başarılı olacağı muhakkak.

Öğrencilerime bu konuyu anlatırken Süreyya Ayhan örneğini veririm. Ayhan’ın Avrupa şampiyonu olduğu sıralarda bir röportajını seyrettim televizyonda. “Bu yarışmaya 6 ay boyunca günde 6 saat idman yaparak hazırlandım.” diyordu Ayhan. Sonunda Avrupa’da bir numara olmayı başarmıştı.

Süreyya Ayhan 1500 metreyi, 6 ay boyunca belki binlerce kez koşmuştu. Artık o, 1500 metrede uzmanlaşmıştı. Yarışmada da birinci olarak çalışmasının karşılığını almıştı. Başarısının tek bir açıklaması vardı: Çalışmak ve idman yapmak, 1500 metreyi defalarca koşmak.

Bizim de 1500 metrelerimiz okuduğumuz satırlar, bitirdiğimiz kitaplardır.

Bizler, kitap okuduğumuz zaman zihnimizden binlerce cümle,yüzlerce paragraf geçiyor. Bizi hedefe ulaştıracak 1500 metreleri defalarca koşmuş oluyoruz zihnimizde. Bu paragrafları anlıyoruz,yorum yapıyoruz. Okuduğumuz ve anladığımız her cümle aslında bize zihin jimnastiği yaptırıyor. Artık kelimeleri, cümleleri, uzun paragrafları okumak ve anlamak bizim için sıradan bir iş haline geliyor. Çünkü önceki okuma faaliyetlerimizle biz çok defa idman yapmıştık. Paragraf sorularının çözümünde geçerli birkaç tekniği de öğrendik mi işlem tamam. Bu nedenle her okuduğumuz kitap bizi aslında üniversiteye bir adım daha yaklaştırıyor.

Öğrencilerimizin bir çoğu paragrafları anlayamamaktan şikayetçi. Kitap okuma alışkanlığı olan öğrencilerde bu sıkıntıya pek rastlanmıyor. Onlar bilakis paragrafları okurken zevk alıyorlar. Herhangi bir kitabın, bir paragrafını okuyormuş havasına giriyor ve ruhen de rahat oluyorlar. Sınav sorularının bir çoğu okuma alışkanlığı olan öğrencilerimizi sıkıntıya sokmuyor. Çünkü onlar için okumak ve anlamak sıradan bir iş. Karşılarına çıkan her paragraf sorusu daha önceden binlerce kez antrenmanı yapılmış bir engelli koşu.

Tarih coğrafya,felsefe gibi soruların da son yıllarda yoruma dayalı olarak sorulması anlama ve yorumlama işinin ehemmiyetini bir kat daha arttırıyor.

İlköğretim, lise 1 ve lise 2 seviyesinde çok kitap okuyan öğrenciler, kitap okumanın bir çok faydasını gördükleri gibi ÖSS’ye de bir adım önde hazırlanmaya başlıyorlar.

Bilimsel tabirle kitap kurtlarına “Lepisma sakkarina” denirmiş. Hepimizin Lepisma sakkarina olması ve kitabın aydınlığıyla hayatımıza yön vermemiz dilekleriyle…

http://www.egitimportali.com/koseyazisi.php?yazi_no=47

Reklamlar

Lepisma Sakkarina

Yorum bırakın

Nesli Tükenmekte Olan Bir Canlı Lepisma Sakkarina

İbrahim REFİK

Lepisma sakkarina; Tysanura takımından Lepismatidae familyasının örnek tipi olan bir canlı.. daha doğrusu bir böcek.

Yazının başlığına ve ilk satırlarına bakıp da bir biyoloji yazısı olduğunu sanmayın sakın. Bahsettiğimiz canlının Türkçe karşılığı: Kitap kurdu. Hani şu kütüphanelerimizdeki bilhassa hiç okunmayıp evlerimizin salonlarındaki vitrinlerde aksesuar malzemesi olarak kullanılan kitaplarımızın bir ucundan başlayıp diğer ucuna kadar okuyabilen(!) minik canlı.

Ama biz burada Lepisma sakkarina’nın yâni, kitap kurdunun, insanlar arasındaki bulunanından, daha doğrusu nesli tükenmekte olanından bahsedeceğiz.

Kitap kurtluğu veya kitap meraklılığı üzerine dilimizde birçok deyim mevcut. Kitap kurdu; kitap meraklısı, kitaplarla ilgisi çok fazla kişi manasına kullanılmakta.

Ayrıca yabancı dillerde bibliyoman kavramı var. Kitap hastası, kitaplara hastalık derecesinde ilgi duyan kişi demek. Daha açık bir ifade ile kitap delisi. Osmanlı kültüründeki karşılığı “Mecânin-i Kütüp”. Bir de bibliyofil var. Bizdeki karşılığı “Muhibban-ı Kütüp” yâni kitapsever.

Evet, biz kendisine kitap indirilmiş bir ümmetiz. Kitap, hayatımızın her karesinde; dünyaya ilk gözlerimizi açtığımızda kulağımıza fısıldanan besmeleden, “sessiz gemi” ile son yolculuğumuza uğurlanıştaki İlâhî “Yasin” nağmelerine kadar… Ve tabiî ki imanımızın gücüyle doğru orantılı olarak da, hayat yolculuğumuzun her safhasında… Daha fazla

Namuslular da, namussuzlar kadar cesur olmadıkça!

Yorum bırakın

DÜN: Gazeten.Com’dan 16 Aralık 2006 Tarihli bir yazı..  “Namuslular da, namussuzlar kadar cesur olmadıkça!”Aşağıda yayınlanmıştır.

BUGÜN: Dünde anlatılanlardan daha fazla yaşananlar…  Video seyretmekten… boş ve hoş laf okumaktan zamanınız kalırsa lütfen okuyun… Ve kendimize soralım………….?     NAMUSLU  MUYUM…  Diyeceksiniz ki… Ben ne yapabilirim… Bir şey yapmanıza gerek yok… Namussuzların hazırladığı programları, filmleri, her ne ise.. oturun.. çoluk çoçuğunuzu da yanınıza alın.. büyük bir zevkle… kahkahalarla seyredin… Etkinizi ve tepkinizi bildirecek bir merci aramayın… En azından ekranı kapatmayın… seyredin.

Namuslular da, namussuzlar kadar cesur olmadıkça!

“Aynı nokta”dan çıkan “2 doğru çizgi”nin, başlangıç açısı, meselâ “20 derece” iken, nasıl oluyor da; çizgilerin ucu “sonsuz”a uzandığında da, açısı “aynen” kalıyor?..
Öyle ya; başlangıç noktasında, “iki çizgi arasındaki mesafe” diyelim ki “1-2 milim” iken, çizgi uzadıkça, içine “dünya”yı bile alacak bir genişliğe ulaşıyor!..
Ama, “geometrik kural” değişmiyor!..
“Açı, yine 20 derece!”
Bana kalırsa, “geometrenin sorunu” da burada… Öyle ya; çizgiler arasındaki “1-2 milimlik genişlik” de 20 derece, “çizgilerin bittiği nokta”daki genişlik de 20 derece!..
Gelin, şimdi de “iletki”nin yerine, bir iletişim aracı olan “televizyon”u koyalım… Televizyon yayınları da, nihayetinde “sıfır derece”den başlıyor!.. Ama, o sıfır derecelik açı, “toplum katmanları”na gelinceye kadar o kadar “genişliyor” ki, neredeyse “bütün toplum fertleri”ni kuşatıyor ve onları etkiliyor!..
FAHİŞELİĞİ MEŞRULAŞTIRAN FİLM!
Lâfı uzatmadan, sözü bir kanalda yayınlanan dizi filme getirmek ve bunun “tahribatı”nı dile getirmeden önce, Sabah’tan Ergun Babahan’ın dillendirdiği “isyan”dan bir bölüm aktarmak istiyorum:
“Türkiye’de uzunca bir süredir üç-beş erkek arasında turnike misali dolaşan ve kendilerine manken diyen bir grup genç hanımın yaşama tarzı, genç kızlara örnek olarak sunuluyor.
Genç delikanlılara da aynı mekânda bulunduğu, arkadaş olduğu insanların eski sevgilileriyle birlikte olmanın normal olduğu anlatılıyor. Bu yetmiyor, bunu haftada bir yapanlar övülüp göklere çıkarılıyor. Fahişeliğin gazete sayfalarında prim yaptığı nadir ülkelerden biriyiz herhalde.
(…)
Bununla da kalmıyoruz, anneleri fahişeliğe teşvik ediyoruz.
Bir annenin, hasta çocuğunu kurtarma adına 150 bin dolar karşılığı patronuyla yatmasını yüceltiyoruz.
Fahişe annenin kutsallaştırılmasına tanıklık ediyoruz. Şimdi sırada 300 bin dolar var. “300 bine verir mi?” gündemin en önemli sorusu…
Bu diziyi hasta çocuğu ve eşiyle izleyen bir annenin neler hissedeceğini gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum veya yaşlı ve çirkin olduğu için bir gecede ameliyat parası çıkaramayacak anneleri!..
Ya da yavrusunun sağlığı için bile olsa fahişeliği kabul edemeyecek olan anneleri.
Türkiye, en önemli sermayesi olan sosyal yapısını 3-5 reyting uğruna bozuk para gibi harcıyor.”
ONLARIN KARILARI KAÇ DOLAR?
Biliyorum, Salı günkü “Arşiv” sayfamızda okudunuz bu yazıyı… Ama ben, “önemine binaen” tekrarlamak istedim…
Dikkat ettiyseniz;
Ergun yazısını “hasta çocuğu olan anneler” üzerine kurgulamış… Doğrusu da bu!.. Çünkü, sözkonusu dizide, “fahişeliğe özendirilen anneler” işleniyor!..
Önce “150 bin dolar”a, şimdi de “300 bin dolara fahişelik” yapması teşvik ediliyor!..
Hiç kimse kusura bakmasın;
Bu dizide, “orospuca bir taktik” izleniyor!.. “Hasta çocuk” olayı öne çıkarılarak, olay “dramatize” ediliyor ve sonunda “kahpelik” yapmak “meşru bir olaymış gibi” gösteriliyor!..
Evet, “ahlâksızlık, fahişelik, iğrençlik ve pespayelik” bu diziyle “meşru” hâle getiriliyor!..
Asıl “oruspuluk, kahpelik, iğrençlik ve çirkeflik” işte burada!..
Denilmek isteniyor ki;
“Mecbur kalırsanız, siz de yapın!”
Hele söyleyin;
Bir toplumun “ahlâk”ına, “değer” ve “erdem”lerine bundan daha büyük “tecavüz”, bundan daha büyük “saldırı” olabilir mi?..
Bu “iğrençliği” kim senaryolaşt?rm?ş, kim “dizi film” olarak çekmiş ve kim “ekran”a gelmesine onay vermişse, onlara şöyle bir soru sorulduğunda ne cevap verirler acaba:
“Sizin kar?lar?n?z için ayn? teklifin yap?lmas?na, sadece teklifin yap?lmas?na bile siz bir eş olarak onay verir misiniz? Size birisi sorsa, kar?n?z?n fiyat? kaça, ne yapars?n?z o adam??.. ”
ADANA’DAN YÜKSELEN ÇIĞLIK!
Bu teklif onlar?n kar?lar?na yap?ld?ğ?nda ne tepki vereceklerini bilemem. Ama, bildiğim şu ki; “iletki” örneğinde olduğu gibi, bir noktadan fışkırtılan bu “bokluk”lar, toplumun katmanlarına gelinceye kadar öyle bir “genişliyor” ki; sadece “anne”leri değil, sadece “uçkuruna düşkün sapık erkekleri” değil, “çocukları” da etkiliyor, onları da kuşatıyor!..
İşte size en son ve en çarpıcı örnek…
Haber, önceki gün saat 10.43′te Anadolu Ajansı’ndan geçti…
Olay yeri, Adana’nın Güzelyalı Mahallesi’ndeki “Nigâhî Soykan İlköğretim Okulu…
Sözkonusu okulun, “sadece 5. sınıf öğrencisi” olan ve yaşı da herhalde 11-12 olan 5-B öğrencisi bir erkek çocuk, 5-F sınıfındaki bir kız öğrenciye diyor ki;
“300 bin dolara 1 gece!”
Belki ki, o pespaye filmi görmüş ve bu “necaset”ten etkilenmiş!..
Dahası da var… “11-12 yaşındaki çocuğun” bu sözlerini duyan ve başından aşağı kaynar sular dökülüp, şoka uğrayan sınıf öğretmeni Şengül Göl; bana göre son derece “duyarlı” ve “sorumlu” bir karar verip, derhal “öğrenci velileri”ne haber göndermiş:
“Gelin, bu rezaleti konuşalım!”
Veliler gelmiş ve onlarla bir saate yakın görüşmüş… Gerisini “Şengül öğretmen”den dinleyelim:
“Öğrencimin o sözlerini duyunca, moralim fena halde bozulmuştu… Velilere; gece geç saatlerde yayınlanan bu diziyi çocuklara seyrettirmemelerini söyledim… Aynı zamanda, bu körpecik yavruların ahlâkî yozlaşmadan uzak tutulmasını istedim…
Tedbir alınmayınca; ne yazık ki buna benzer olumsuzluklar yaşanıyor… Ancak; veliler kadar, program yapımcıları da çocukları düşünmeli ve toplum ahlâkını ön plânda tutan muhtevada program yapmalı!”
“KOKUŞMA”NIN SEBEBİ SİSTEM!
Şengül Göl hanımı, bu “duyarlı ve sorumlu” davranışından dolayı kutlayıp, şimdi de, gündemdeki “bir başka olay”a geçmek istiyorum…
Malûm, “TRT’yi dolandırmaktan sabıkalı” bir sunucu, günlerdir bir “linç kampanyası” yürütüyor…
“Linç”in hedefinde de İlim ve Kültür Araştırmalar Vakfı (İLKAV) Başkanı Mehmet Pamak, Öğretmen-Sen Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi ve Özgür-Der Başkanı Hülya Şekerci var…
Peki, bu insanlar ne yapmışlar, ne demişler ki, “TRT’yi dolandırmak”tan hüküm giymiş sunucu, “kırmızı görmüş boğalar” gibi saldırıyor bu insanlara?..
Meğer, Kocatepe Kültür Merkezi’nde düzenlenen “Resmî İdeoloji Kıskacında Eğitim Sistemi ve Din Eğitimi” panelinde, diyesilermiş ki;
“Türkiye’de mevcut eğitim sisteminden kaynaklanan ahlâkî ve kültürel büyük bir erozyon yaşanıyor!..
Zorunlu eğitim sistemiyle; ulus devletin istekleri doğrultusunda düşünmeyen, eleştirmeyen ve itaatkâr kuşaklar yetiştiriliyor!..
Yolsuzluk, fuhuş, uyuşturucu gibi, toplumu kemiren olumsuzluklar, mevcut eğitim sisteminden kaynaklanıyor!”
Bunun gibi “eleştirel” sözler!..
Vayy sen misin bunları söyleyen!..
“TRT’yi dolandırmaktan sabıkalı” bir “Belçikalı” sunucu, ekrandan höykürüyor:
“Kim bunlar?”
Ve sonuç:
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin Bey, anında veriyor “talimat”ı:
“Bu vakıf hakkında soruşturma açılsın!”
Ehh, “Bakan Bey” emreder de, “Vakıflar” harekete geçmez mi?..
Hem, öyle bir harekete geçmişler ki; Bakan Bey “vur” demiş, onlar “öldürmeye” azmetmiş!..
Evet; sadece “soruşturma” açmakla kalmamışlar, “İLKAV’ın defterleri”ni de incelemeye almışlar!..
Breh!.. Breh!.. Breh!..
“Görev aşkı” diye, işte buna derim ben!.. Keşke, aynı hızlılığı “vakıf arazilerini talan edenler” konusunda da gösterebilseler!..
ONLARIN DIŞKISINDA BONCUK MU VAR?
İyi, hoş da;
Ortada, o rezil dizi gibi iğrenç ve “fahişeliği meşrulaştırıcı” programlar dururken, sormazlar mı adama;
“İLKAV için gösterilen bu aciliyet; boynuzlamayı meşrulaştırıcı filmler yayınlayan televizyon kanalları için niye gösterilmiyor?”..
RTÜK niye susuyor?.. Niye anında harekete geçip de, basmıyor cezayı?”
Yoksa;
“TRT’yi dolandırmaktan sabıkalı Belçika vatandaşı” sonucunun “irtica böğürtüleri”nin bir kıymet-i harbiyesi vardır da, o “kanalizasyon”dan evlerin içine fışkıran “bokluk”lara karşı gösterilen “toplumsal tepki”nin veya Şengül öğretmenin “çığlık”larının hiç mi değeri yoktur?..
Ne yani;
“Bu adamların boklarında gök boncuk” mu var ki; hep “onların dediği” oluyor, hep onlara “itibar” ediliyor?.. Yoksa; “gücü, gücü yetene” mi geçiriyor “şahin pençesi”ni?..
Şu hale bakın;
“Bunama yaşı”na gelmiş karının biri “örtü ve cami” konusunda ağzına geleni kusuyor, ama “resmî tepki” yok!..
Acar’lar, “yüzde 6′lık imar izni”ni genişletip, “yüzde 65′e” çıkarıyor, ama sayın İçişleri Bakanımız, buna göz yuman DSP’li eski Belediye Başkanına “soruşturma izni” vermiyor!..
Ama, İLKAV’a gelince;
“Anında yargısız infaz!”
O SÖZLERİN NERESİ YANLIŞ?
Durun yahu!.. Bu acelecilik niye?..
Bir ülke ki;
“Televizyon ve gazeteler eliyle fahişelik özendiriliyor ve orospuluk meşru hâle getiriliyor” ise!.. Artık, 11-12 yaşındaki “çocuklar” bile, “300 bin dolara bir gece” diyorsa!.. Antalya’da olduğu gibi; “gözü dönmüş sapık”lar, kız yurdunda kalan 16 yaşındaki bir kız çocuğunu, hem de güpegündüz “porno film çekmek” için kaçırıyorsa!..
Söyleyin Allah aşkına;
“Panelde söylenen sözler”in neresi yanlış?..
Öyle değil mi;
“Yolsuzluk, fuhuş ve uyuşturucu gibi toplumu kemiren olumsuzluklar”ın temelinde “mevcut eğitim sistemi” yok mu?.. “Medya” yok mu?.. “Aydın” olarak baştacı edilen “bunaklar” yok mu?..
Yapmayın Allah aşkına;
“Doğru”ları söyleyenleri cezalandırıp da, “fahişe tellâlları”na bırakmayın meydanı!..
Unutmayın ki; bir ülkedeki “namuslu” insanlar da, en az “namussuz, alçak, şerefsiz ve ahlâksız”lar kadar “cesur” olamazlarsa, o ülke, “batmaya” mahkûmdur!..
Ve galiba, elbirliği ile batıyoruz!..
Zira; “fahişe”ler ve “pezevenk”ler, “prim” yapmaya başladı bu ülkede!..
“Ahlâksızlık açısı” habire genişliyor!..
“Ört ki, ölem” demeye az kaldı!..
—————
Kim, nereye çekerse!
Anlatan arkadaş, olayın bir “politikacı” hakkında mı, yoksa bir “gazete” hakkında mı, yoksa bir “işadamı” hakkında mı olduğunu söylemedi… “Ülke”nin adını da söylemedi… Ama “saldırılardan bunalan bir vatandaş”a ait olduğu kesin…
Sormuşlar adamcağıza; “Her gün ne kadar saldırıya maruz kalıyorsun?”
O da, “mahallenin köpeği”ni örnek vermiş… Çünkü, aynı soruyu mahallenin köpeğine de sormuşlar; “Günde kaç taş yiyorsun?”
Köpek de cevap vermiş:
“Mahalledeki piç sayısı kadar!”
Ben, olayı anlattım…
Yorumu size kalmış…
Nereye ve kime çekerseniz çekin!..

Alıntı.. ( http://www.gazeten.com/namuslular-da-namussuzlar-kadar-cesur-olmadikca/ )

Ümit ve korku dengesi

Yorum bırakın

Ümit ve korku dengesi

Allah’ın Rasûlü (asm) sahabelerle sohbet ederken:

Eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” (Buharî; Müslim) buyurdu. Bunun üzerine gökten Cebrail (as) geldi ve Rasûlullah’a: “Allahu Teâlâ: ‘Neden kullarımı ümitsizliğe sevk ettin?’ buyuruyor,” dedi.

Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü (asm) sahabelerin yanına geldi, kendilerine Allah’ın rahmetinin genişliğini anlattı ve onları ümit sahibi olmaya teşvik etti. (Taberi; İbni Kesir)

Bir meşhur hadiste şöyle buyurulmuştur:

Eğer günah işlemeseniz, Allah günah işleyen bir kavim yaratır, daha sonra kendilerini affeder.” (Tirmizî; Beyhaki)

Bir başka rivayette: Daha fazla

SİYONİZİM NEDİR VE KAYNAĞI

Yorum bırakın

SİYONİZİM NEDİR VE KAYNAĞI     ( 1 )

Yahudiliğin kaynağını teşkil eden, tahrif edilmiş Tevrat ifadelerine göre; kendi Tanrıları “Yehova” tarafından oğullarına miras olarak verilen yeryüzünü mülk edinmek, devlet kurmak, hürriyet sahibi olmak yalnız Yahudi olanların haklarıdır.

Bu haklar Goyimler (Yahudi olmayanlar ve savaş karşıtları) için söz konusu olamaz. Bu felsefi inanışa göre  Hz. Adem oğulları, Yehova oğulları olan Yahudilere ait çeşitli toprakları işgal etmişler ve gayri meşru bir şekilde kullanmaktadırlar. Bu görüşe göre Yahudi olmayanların elinde bulunan mal, “Yehova” mirasından çalınmış maldır.

Bu inanışa göre, doğuştan günahkar olan diğer milletlerin, Yehova nın oğulları tarafından “Sion” ( Kudüs yakınlarındaki bir dağın adı olan bu kelime) da kurulacak Dünya Krallığına yerlerini terk etmeleri, yeryüzünün Yahudilerin eline geçmesi ve Yahudilerin bu gizli savaşın sonunda “Yeryüzü İlahı” ilan edilmeleri “din” anlayışlarının temelini oluşturur. İşte Siyonizm’in temeli ve anlamı budur. Daha fazla

5 OLAY 5 DERS

Yorum bırakın

5 OLAY 5 DERS

Birinci ve de en önemli ders.

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru söyledi: “Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?..” Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50’lerinde falan olmalıydı. Ama adını nereden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. “Tabii dahil” dedi, hocamız… “İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba’ demeniz gerekse bile…” Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O hademenin adını da… Dorothy idi.

İkinci önemli ders…

Yağmurda otostop!.. Bir gece vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60’li yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama’da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi. Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda… “Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole.”

Üçüncü önemli ders…

Size hizmet edenleri hep hatırlayın… Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu… Çocuk sordu: “Çikolatalı pasta kaç para?..” “50 cent!..” Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: “Peki dondurma ne kadar…” “35 cent” dedi garson kız sabırsızlıkla… Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki… Çocuk parasını bir daha saydı ve “Bir dondurma alabilir miyim lütfen” dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fisi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu…

Dördüncü önemli ders…

Yolumuzdaki engeller… Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacakı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir koylu çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı… Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde…”Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir” diyordu kral. Koylu, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. “Her engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır…”

Beşinci önemli ders…

Önemli olan vermektir… Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yasındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan ayni hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve “Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı” dedi. Kan nakli ilerken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu… Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: “Hemen mi öleceğim?..” Küçük doktoru yanlış anlamış, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı.

Okumak ve Düşünmek

1 Yorum

Okumak ve Düşünmek
Son peygamber Hz. Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun.), Hıra ’da derin düşüncelere daldığı günlerin birinde, Cebrail’in ‘Oku’ emriyle irkilmişti. Bu muhteşem başlangıç bile, günümüzde İslam’a yöneltilen eleştirilerin ne kadar haksız; bu eleştirileri yöneltenlerin ne kadar hakkaniyetten uzak olduklarını göstermesi açısından ibret vericidir.
Kuran’ın birçok yerinde ‘düşünen bir toplum’ ibarelerinin olduğunu biliyorsunuz. Zira düşünmek, insanı insan yapan temel vasıflardan biridir. Okumak ile düşünmek ise bir güvercinin iki kanadına benzer. Biri olmadan diğeri bir işe yaramaz.
İnsanoğlu sahip olduğu akıl sayesinde, okumak ile düşünmek arasındaki derin bağı keşfedebilecek bir yetenek ile yaratılmıştır. Bahşedilen bu yetenek ise okumak ve okuduğu üzerinde düşünmek ile anlam kazanır. Bu sayede Gazalî, Gazalî olmuş; Birunî, Birunî olmuştur. Mevlana’yı, Mevlana yapan da bu inayettir. Fatih’i Fatih yapan da bir rivayete göre, çocuk yaşta altı-yedi dil öğrenip, altı-yedi medrese (evrenkent) bitirmesidir elbette. Daha fazla

Newer Entries