DÜNYADAKİ CENNET BAHÇELERİ

hüzün

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:

“Evim ile minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.” (Buhârî, Fadlu’s-Salat 5, Fedailu’l-Medine 11; Müslim, Hacc 502)

Umreye gidenler dikkat etmişlerse görmüşlerdir. Ravza-yı Mutahhara’ya vardığımızda tam çıkışta, yukarıda levhada bu hadîs-i şerif yazılıdır.

Hadîs-i şerifte belirtilen bu şerefli ve mükerrem mekân ne zaman gitseniz, iğne atsanız yere düşmeyecek derecede doludur. Herkes;

“Burası cennet bahçesi, iki rekât namaz kılacağım.” diye birbirini çiğnemektedir.
Kâbe’de, cennetten düştüğü rivâyet olunan Hacerü’l-esved’in önü nasılsa, Medîne-i Münevvere’de Ravza bahçesi de öyle…

Zâhiren baktığınızda orası da Mescid’in geri kalanından pek farklı değil. Direkler var, halı serili. Tavanı aynı… Fakat mânevî olarak Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- oranın cennet olduğunu söyledi. O söylediyse el-hak doğrudur. Şüphemiz yok, elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Orası için Allah Rasûlü; «cennet bahçesi» dedi. Biz de cennet bahçesi kabul ettik. Oraya rağbet edilmesi de çok doğru.

Buradan hareketle düşünelim:

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in bahsettiği başka cennet bahçeleri de var. Onlara da aynı şekilde rağbet hâlinde miyiz?

Nedir o cennet bahçeleri?

Efendimiz buyurdu:

“–Ey ashâbım! Siz, cennet bahçelerine uğradığınız zaman, o bahçelerden çok istifade edin.”

Yani fırsatı kaçırmayın, o bahçelerin içinde bulunmaya çalışın. Mânevî meyvelerinden, ikramlarından ruhlarınızı, gönüllerinizi doyurun…

Sordular:

“–Yâ Rasûlâllah! Cennet bahçeleri ile neyi kastediyorsunuz?”

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

“–Zikir meclislerini.” buyurdu. (Tirmizî, Deavât, 82/3510)

Zikir, çok geniş bir ifadedir. Sohbet, bir nevi zikirdir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَذَكِّرْ فَاِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنٖ۪ينَ

“Sen öğüt ver. (vaaz u nasihatte, sohbette bulun.) Çünkü öğüt (zikir) mü’minlere fayda verir.” (ez-Zâriyât, 55)

Kur’ân da bir zikirdir. Namaz da bir zikirdir. Âyet-i kerîmede;

“…Ben’i zikretmek için namaz kıl.” (Tâhâ, 14) buyuruluyor.

Dolayısıyla, zikir meclisleri Allah için yapılan bütün hayırlı, sâlih ameller için bir araya gelişleri içine alır.

Allâh’ı zikretmek için, Allâh’ın dînini öğrenmek için, Allâh’ın Kur’ân’ını tilâvet etmek için bir cemaat toplanmışsa; o cemaatin bulunduğu yer, cennet bahçesidir.

Mescid-i Nebevî’deki cennet bahçesinin, cennet bahçesi olduğuna Allah Rasûlü, böyle söylediği için itibar ediyoruz, orada bulunmaya can atıyoruz. Zikir meclislerine, Kur’ân ziyafetlerine ve sohbetlere de aynı sebep ile can atmalıyız.

Medine’deki cennet bahçesine ulaşabilmek zor. Her zaman umrede değiliz. Orada olduğumuzda da kalabalıktan kolay kolay bize sıra gelmiyor.

Fakat işte bu cennet bahçelerini oluşturmak bizim elimizde… Yüzlerce cennet bahçesi yapabiliriz.

“Hatun gel, kızım gel, oğlum gel; şurada bir Kur’ân okuyalım. Şurada bir sohbet yapalım, dinleyelim.” dediğimizde evlerimizi inşâallah cennet bahçesi yapıyoruz demektir.

Seherde kalkıp teheccüd kılıp Rabbimiz’i zikretmeye başladık. Evimiz, cennet bahçesi oluyor. Allah Teâlâ, bu bahçeleri çoğaltmayı nasip etsin.

Bir düşünelim:

Bir yer ki cennettir, cennet bahçesidir. O cennet bahçesinde oturanlar kimdir? Cennet ehlidir. İşte meclislerimize ne kadar Kur’ân, zikir, sohbet getirebilirsek, o derecede cennetteyiz, o derecede cennet ehliyiz demektir. Rabbimiz, dünyada cennette olmayı ve bu hâli âhirete taşıyabilmeyi nasip etsin.

Hadîs-i şerifte buyurulur:

“Bir topluluk Allâh’ı zikretmek üzere bir araya gelirse, melekler onların etrafını kuşatır. Allâh’ın rahmeti onları kaplar, üzerlerine sekînet iner ve Allah Tealâ; onları yanında bulunanlar arasında zikreder.” (Müslim, Zikir, 39)

İşte dünyada meleklerle hem-meclis olarak; bu cennet bahçelerinde ömür geçirerek hayatımızı bu şekilde noktalarsak, bir kapı açılacak. Cennetten cennete geçeceğiz. İnşâallah Rabbim mahrum etmesin.

Peygamber Efendimiz, ashâbından bir zikir meclisine rastlamıştı.

«– Burada niçin oturuyorsunuz?» diye sordu.

«–Bize İslâmiyet’i nasip ederek büyük bir lütufta bulunması sebebiyle Allâh’ı zikretmek ve O’na hamdetmek için oturuyoruz.» diye cevap verdiler. Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«–Allah adına doğru söyleyin. Gerçekten siz burada sadece Allâh’ı zikretmek için mi oturdunuz?» diye sorusunu tekrarladı.

«–Evet, vallâhi sadece bu maksatla oturduk.» dediler. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

«–Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim.» buyurdu.” (Müslim, Zikir, 40)

Ne büyük bir ihsân-ı ilâhî değil mi? Bu fırsat kaçırılır mı?

Kardeşler, işte sohbete bir defa gelmediğiniz zaman böyle büyük bir imkânı kaçırıyorsunuz. Tabiri câizse cennetten uzak kalmış, cennete çağrılmış da gitmemiş gibi oluyorsunuz. Bu sebeple sohbetlere rağbet edelim.

Eğer aklımızı çalıştırırsak, rağbet etmemiz gerekir. Kafamızı çalıştırmaz da, nefsin keyfi peşinde koşarsak mahrum kalırız.

Cenâb-ı Hak aklımızı vardırsın.

Cenâb-ı Hak, Âdem -aleyhisselâm-’ı yarattığı zaman, nakledilen bir rivâyete göre ona üç hediye takdim etmiş. Cenâb-ı Hak, Cebrâil -aleyhisselâm-’ı göndererek;

“Şu üç hediyeyi götürün, Âdem istediği bir tanesini alsın.” buyurmuş.

Nedir onlar:

1. Îman,
2. Akıl,
3. Hayâ.

Hazret-i Cibril getirmiş. İyi anlamamız için bir tepsiye benzetelim. Bu üçünü âdeta bir tepsiye koymuş ve Âdem -aleyhisselâm-’a sunmuş:

“–Yâ Âdem! Bu Allâh’ın hediyesi, ancak bu üç hediyeden sadece bir tanesini alacaksın. Hangisini alacaksan seç?”

Âdem -aleyhisselâm- yaklaşmış ve tepsiden aklı almış.

Bunun üzerine Cebrâil -aleyhisselâm- sormuş:

“–Yâ Âdem! Burada îman var, hayâ var. Niye bunları almadın da aklı aldın?”

Hazret-i Âdem babamız şu cevabı vermiş:

“–Çünkü aklın olduğu yerde, o ikisi de olur.”

Çünkü aklı olmayanın dîni yoktur. Yani akıllı insan, îmansız olmaz. Akıllı insan, hayâsız olmaz. Aklın gereği bu.

Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, hepimize akıl, îman ve hayâ duygularını nasip eylesin inşâallah.

Akıl lâzım. Nasıl bir akıl, Kur’ân’a kurban olan bir akıl… Kur’ân’ı bizlere tebliğ eden Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e teslim olan bir akıl…

Hazret-i Mevlânâ diyor ya:

“Aklı, Hazret-i Mustafâ huzûrunda kurban et ve «Allâh’ım bana yeter!» de!”

İşte o zaman akıl, bütün fazîletleri ister, bütün rezaletlerden uzak durur. Îmânın ve hayânın kendisi için ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlar. Bunların ne büyük birer cevher olduğunu idrâk eder.

O îman ki, Rabbimiz’in kapısında tek geçer akçe…

Mehmed Âkif diyor ki:

Îmandır o cevher ki, İlâhî ne büyüktür.
Îmansız olan paslı yürek, sînede yüktür.

Kalp nasıl vücutta hayat kaynağı ise, îman da mânevî varlığımızın kalbi, olmazsa olmazı…

Allah, kâmil bir îmânı hepimize nasip eylesin inşâallah.

Teessüfle ifade edelim ki;

Bilhassa gençlerimiz, bu duygulardan, hakikî akıl nimetinden, kuvvetli bir îmandan ve kötülükten alıkoyan ve hayra sevk eden zedelenmemiş bir hayâ hissinden mahrum durumda.

Gençliğini kurtaramayan, iflâs etmiş tüccara benzer. Onun için nasıl ki, bir tüccar;

«Aman zarar etmeyeyim, kâr edeyim, iflâs etmeyeyim.» diye âzamî gayret gösterirse, bizim de en büyük sermayemiz olan yavrularımızı kaybetmemek hususunda böyle titizlenmemiz elzem.

Çünkü onları kaybedersek, her şeyimizi kaybetmiş sayılırız.

Avrupa’da maalesef böyle iflâs etmiş kardeşlerimize çok tesadüf ettim. Yapacağı hiçbir şey kalmamış. Sadece ağlıyor, ağlıyor.

Niye?
yol1
Çünkü zamanında treni kaçırmış. Vakti, saatinde yapması gereken işler varken yapmamış.

Tren, zamanında kalkar değil mi? Zamanında yetişirsen, trene binersin, yetişemezsen tren gider. Senin için beklemez. Her şey için takdir edilmiş, lutfedilmiş zamanlar da böyle… Ayağına kadar gelir, sen değerlendirmezsen çeker gider. Sana da ancak ağlamak, nedâmet duymak kalır.

Hizmet için hocalar, müesseseler çırpınıyor. Mü’minlerin ayağına kadar gidiyor.

Ne yapacağız?

Yardımcı olacağız. Okutacak çocuk vereceğiz.

Bir ustanın malzemesi olmazsa, malzemesiz inşaat olmaz. Vereceğimiz yavrular, hocanın malzemesi olacak. Onlarla İslâm binasını inşa edecek. Yavrularınızın gönlünde İslâm’ın binasını inşa edecek.

Gönülde de bir mimarî lâzım.

Cami inşa etmek güzel… Fakat cami inşa ederken; insanının gönlünde, evlâtların, nesillerin kalplerinde de secdeyi îmâr edeceksin.

Mescid ne demek? Allâh’a secde edilen yer demek, secde mekânı demek.

İnsanın ilk mescidi, gönlüdür. Önce gönlümüze secde ettirmemiz lâzım. Bir insan, gönlüne secde ettiremediyse, alnını secdeye koyamaz.

Gönüldeki inşa ve îmar tamamlanmadıysa, alnı secde ettirmek için boş yere uğraşırsın. Yaptığın cami, serdiğin seccade boşa gider.

İnsanın karnını doyurmak istiyorsun. Sofraya davet ediyorsun. Fakat kişide iştah yoksa, gelmez, yemez. Önce o iştahı, o sevgiyi meydana getirmek gerek.

İbâdet arzusu gerçekleşince her şey kolaylaşır.

İmkânsız görünen şeyler bile…

Bakın Veysel Karânî Hazretleri;

“–Allâhü Ekber!” diyerek secdeye kapanıyor. Bir gece sabaha kadar secdede kalıyor. Gönüldeki secdenin lezzetini tatmış çünkü. Soruyorlar;

“–Hazret, nasıl dayanıyorsun, böyle bir geceyi secdede geçirmeye?” Bir ah çekiyor diyor ki:

“–Hilkat-i âlemden sabâh-ı haşre kadar hepsi bir gece olsaydı da ben o geceyi secdede geçirseydim ne vardı? Bana geceler kısa geliyor.” buyuruyor.

Allah Teâlâ, sohbetlerin kıymetini bilen, hakikî mânâda akıllı, mü’min ve hayâlı kullar olmayı, cümlemize nasip eylesin inşâallah.

Not: Bu makalemizi, kardeşlerimizin arzusu üzerine, 2 Ocak 2010 tarihinde Witten’de gerçekleştirdiğimiz hasbihâlden hazırladık.

Cemâli görmek için,
Kemâle ermek gerek.
Kemâle ermek için,
Nefsi hor görmek gerek. (Gülzâr-ı İrfan)

Yazar İrfan ÖZTÜRK
(Yüzakı AyLık Edebiyat Şiir Dergisi)

ALintidir…