Risale-i Nur’dan Bir Kavram
Kainatın Sırrı: Esir Maddesi

uzay

Yaratılış, tarihin her anında ilgili-ilgisiz tüm insanları kendisine hayran bırakan bir denklem özelliğindedir. Zira yaratılış (hilkat), hem mitolojide hem halk hikayelerinde hem de kutsal kitaplarda üzerinde durulan ortak bir temsili noktaya sahiptir. Buna rağmen yaratılışın keyfiyetinin ne olduğu (Nereden geliyorsun?) sorusu, ‘zihinlerdeki ezeli soru’ olarak sıfatlandırılabilir. Nitekim yaratılışın en önemli safhaları olan kainatın ve ardından insanın yaratılışı, bu manada bir çok teoriyi suskunluğa, çaresizliğe sürüklemiştir. Esir maddesi de bu sürüklenişin bir başka adresidir!…

Esir; eskilere göre, dünya atmosferinin ötesindeki boşlukları dolduran çok uçucu akışkan olarak tanımlanmaktadır, bir kaynakta. Yine aynı kaynakta esir, içinde ışık dalgalarının yayıldığı varsayılan, bütün uzayı dolduran ancak elle tutulamayan, varsayımsal, maddesel ortam şeklinde tanımlanmaktadır ki, ilk tanımla ikinci tanım arasında oldukça derin farklılıkların olduğu görülmektedir.

Filhakika, esir maddesi hakkındaki tanımlamalar oldukça fazladır, ancak bu noktada bile henüz görüş birliği sağlanabilmiş değildir. Nitekim tabiat ilimlerinde inanç eksikliği bulunan ‘Maddeci Felsefe’nin kalp gözünün kör olması, bu konudaki kargaşanın en büyük faillerindendir. Oysa kainata ‘İsm-i Kayyum’ dürbünüyle bakıldığında sır gibi görünen pek çok kapalı pencerenin açıldığı da vakıadır.

Maddeci ya da materyalist felsefe esir maddesini ‘masdar’ ve ‘fail’ olarak tanımlamaktadır ki, bu da kainatın yaratıcısını ‘yok’ saymaktır. Aynı şekilde yaratıcı tek bir kudrete atfedilmediğinde milyonlarca yaratıcıdan bahsetmek gerekir ve böyle bir faraziye akla-mantığa sığmamaktadır. Buna karşılık olarak Bediüzzaman Hazretleri esir maddesini tarif ederken bakın hangi ifadeleri kullanıyor: “En nazenin bir hulle-i icad, bir maiye-i masnuat, bir mezraat-ı hububat…” Görüldüğü üzere esir maddesi, kainatın yaratıcısı değil, kainatın yaratılmasındaki en önemli sırdır. Bu sırrı da Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklamaktadır: “Cenab-ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu esir maddesi üzerinde imiş. Esir maddesi yaratıldıktan sonra Sani’in ilk icatlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esiri halk ettikten sonra cevahir-i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısmından meskun olmak üzere yedi küre yaratılmıştır. Arz, bunlardandır.” Buradan da anlaşılacağı üzere esir maddesi, bütün eşyanın özüdür; her şey ondan yaratılmıştır. Esir maddesine ilk hareket emrini veren de maddeyi yaratan Allah’tır.

Öte yandan, belki de tüm zihinlerin muamması durumundaki insanın yaratılışı da esir maddesinin anlaşılmasıyla açıklığa kavuşmuş olacaktır. Zira insanı oluşturan maddelerin kainatı da oluşturduğunu bilmekteyiz. Yani insanın vücudunda bulunan her türlü madde, kainatta da bulunmaktadır. Şu halde esir maddesi gibi bir maddenin de insanın bünyesinde olması, aynı zamanda kainatta da olmasını gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla insanı çözmek isteyen bilimin, öncelikle esir maddesini çözmesi muhakkaktır.

Esir maddesinin bu denli bir öneme sahip olması, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “İsm-i Kayyum’un cilvesine baktırmak için”dir. Cenab-ı Hakk’ın bu isminin en kısa ve açık anlamı ise şudur: Her şeye her hususta iktidarı olan. Esir gibi günümüz teknolojisinin bile tam olarak çözemediği bir zerreye yön verebilen Kudret’in azameti, herhalde, materyalist felsefenin cinayetvari söylemleri karşısında elbette sesini mutlaka duyurmak ister ve duyuracaktır.

Aslında konunun özünü esir maddesinin var olup olmadığı ya da tanımı oluşturmuyor. Burada dikkat çekilmek istenen asıl nokta, esir maddesinde olduğu gibi, maddecilerin tabiatı anlamlandırırken metot olarak benimsedikleri yolun yanlışlığıdır. Nitekim manevi unsurların her hangi bir belirleyiciliğinin olmadığı metotların gerçeğe uzanmada ne kadar zorlandığı yadsınamaz bir gerçektir. Binaenaleyh, tabiatta gerçekleşen her olayda yüce bir ‘Yaratıcı’nın sikkesini müşahede etmek, çözülemez gibi görünen tüm problemlerin çözümünü beraberinde getirecektir. Dolayısıyla tabiat ya da geniş manada kainat, Allah’ın varlığını ‘iki kere iki dört edercesine’ ispatlayacaktır.

Sonuç olarak, esir maddesi gibi bir çok kainat gizeminin anlaşılması, tabiata ‘İman’ gözüyle bakmakla mümkündür. Takdir edilmelidir ki; yüce Allah, kainattaki her eşyanın ruhuna kendi sanatını ve ismini nakşetmiştir, önemli olan bu nakışların okunabilmesidir.
10/6/2000

SIZINTI DERGİSİNDE YAYINLANAN MAKALE

Tarihî Perspektifte Esir Meselesi
Yrd. Doç. Dr. Ö.Said Gönüllü

Bir zamanlar, maddenin bölüne bölüne gidip varacağı en küçük zerrenin atom olduğuna inanılıyordu. Bugün ise, bu sadece tarihî bir bilgi kıymeti taşıyor. Atom-altı ölçekteki hâdiseleri izahta sebeplerin yeterli olmadığını kabul eden 19. asır sonu- 20. asır başı fizikçilerinden, Belirsizlik prensibinin fikir babası Heisenberg de o gün için sadece teorik çalışmalara konu olan kuantum fiziğinin birgün pratik olarak insanlığa hizmet edeceğine asla ihtimal vermiyordu. Esir meselesi de böyle. Mevcut bilgilere göre ilk defa Aristo’nun (MÖ 384-322) bahsettiği, tarihî süreçte kozmolojinin sıkça atıf yaptığı Esir, 20. yüzyılın başında terkedilmesine rağmen, bugün tekrar itibar görüyor, henüz deneyle belirlenmediği hâlde, kozmolojik izahlarda kendisine ihtiyaç duyuluyor.

Boşluk tartışması
Boşluk, ilk bakışta sadece fizikî boyutta ele alınabilecek bir konu gibi gözükse, bu yüzden kolayca bir hükme varılacağı düşünülse de, metafizikî değerlendirmelere açık olduğundan kolay bir izahı yok. Zâten boşluk “hiçbir şey” mânâsında düşünülmediği için uzun bir tarihçesi var. Esir düşüncesinin temel hareket noktası da, Sokrat öncesi filozoflarda görülen, âlemde boşluk olamayacağı inancıydı.

Tales ve Pisagor’la (MÖ 6. yy) başlayan Yunan felsefesi, MÖ 5. yüzyılın başında Elea’lı Parmenides’den (MÖ 544-450) sert bir darbe aldı. Parmenides şuna inanıyordu: olmayan yoktur, olan vardır. Eğer olan değişirse, olmadığı şeye dönüşmüş demektir. Fakat bu imkânsızdır, çünkü olmayan yoktur ki ona dönüşülsün. O hâlde, olan tektir ve değişmez, dolayısıyla zamansızdır, daha doğrusu ebedîdir. Müşahede ettiğimiz bu değişen âlem, gerçek bir âlemin geçici, zevale mahkûm bir görüntüsüdür. Gerçek âlem ise en ufak bir değişiklik göstermez. Parmenides’in âlem telâkkisi, realiteyi gözlemde bulan ve eşyanın zamanla değiştiğini gözleyen fizikî algıya çarpsa da ciddiye alınacaktı (Jarrosson, 1992).

Evet, henüz bilimden ayrılmamış olan felsefe, daha beşiğindeyken, tarihinde kilometre taşı olacak en dikenli problemlerden biriyle karşı karşıya gelmişti: boşluk diye birşey varsa ve bu “hiçbir şey” ise, “hiçbir şey” de mevcut değilse, boşluk ne olarak anlaşılacaktı? Neticede şu hükme varılmıştı: âlemde boşluk yoktur. Hiçbir şey tespit edemediğimiz yerde Esir vardır.

Aristo ve Esir kavramı
Aristo’ya göre ise, Dünyevî âlem sadece dört temel niteliğe sahipti: ıslak ve kuru, sıcak ve soğuk. Bunlar dünyadaki herşeyin temelini oluşturuyordu. Toprak, kuru ve soğuk; Su, soğuk ve ıslak; Hava, ıslak ve sıcak; Ateş ise sıcak ve kuruydu. Aslında bu düşünce daha eskiye Empedocles’e dayanıyordu. Aristo, dünyevî âlemin değişebilir olduğunu savunuyordu, çünkü dört temel nitelik de değişebilirdi. Soğuk ve ıslak olan su ısıtıldığında, sıcak ve ıslak olan havaya dönüşüyordu. Semavî âlem ise, Esir denilen ve kusursuz bir fon madde olan beşinci bir unsurdan oluşuyordu. Bu madde, Aristo’nun hayal gücüne göre, farklı yoğunluklarda kendini göstererek Güneş, Ay, yıldızlar ve gezegenlere kadar herşeyi oluşturuyordu. Dünyadaki dört temel unsurun tersine, Aristo Esir’in bozulmaz olduğuna inanıyordu. Esir’in kusursuzluğu, gökyüzünün daima mükemmelliğini koruyacağı ve hiçbir zaman değişmeyeceği, asla bozulmayacağı mânâsına geliyordu (Guillen, 1995).

Onyedinci yüzyılın başına gelindiğinde, Galile davasının gürültüsü devam eder, astronomide yeni keşifler yapılırken, Güneş sisteminin Güneş merkezli olduğu düşüncesi giderek yerleşiyordu. Yani Dünya Güneş’in etrafında dönüyordu. Fakat neyin içinde dönüyordu? Dünya ile Güneş arasında uzayda ne vardı? Bazıları buna “boşluk” şeklinde cevap veriyordu. Fakat bunun karşısına René Descartes (1596-1650) dikildi. Genelde, cisimlerin ve maddenin uzayda yerleştiği, yani bunların üç boyutta yayılması için uzayın bunlardan önce varolması gerektiği düşünülür. İçine-alıcı bu uzay, âlemin varlığı için o dönemde de a priori olarak (peşinen) gerekli kabul ediliyordu. Fakat Descartes böyle düşünmüyordu. Uzay ile cisim arasındaki ayrımı ve birincinin ikinciden önce varolduğu fikrini reddediyordu (Bugün astro-fizik câmiası da uzay ile içindeki cisimlerin aynı anda varolmaya başladığı kanaatindedir). Düşüncesi şuydu: “Uzay, önceden birşeylerin olduğu yerde mevcuttur ancak. Uzay ve varlık, yani “içine-alan ve alınan” ayrımına aslında konuşma kolaylığı açısından başvurulmaktadır. Sebepler açısından cisimlerin mevcudiyetine imkân veren uzay değildir, cismin mevcudiyeti uzayınkini imâ etmektedir. Şu hâlde, boş uzaydan bahsetmek saçma olur; çünkü boşlukta uzay da olmaz. Kesinlikle boşluk mevcut değildir. Allah mükemmeldir, boşluk gibi bir eksiklikten münezzehtir.”

Descartes, boşluk paradoksunu bir defa daha müzakereye açıyor, kozmolojisini de buna dayandırıyordu. Gök cisimleri arasındaki uzayın boş olmadığını, gezegenlerin hareketlerini izah eden bir maddeyle dolu olduğunu söylüyordu. Gezegenler bu maddeyi hareket ettiren ve kendileri de dönen hortumlar tarafından hareket ettiriliyordu (Descartes’ın “tourbillon”lar -hortum- teorisi). Descartes, fiziği Allah’a iman üzerine temellendiriyor, varlık âleminin ve fiziğin gidip O’na dayandığına inanıyordu. Descartes’a göre, bilim de metafizikten geliyor, menşeini onda buluyordu. Descartes’ın (Kartezyen) görüşünde olanlar, Yaratıcı’nın yarattığı âlemin akıl ile anlaşılabileceğine, akla sezgilerin yardımcı olduğuna inanırlar. Yaratıcı ilk Sebep’tir. Bundan, boşluğun imkânsızlığı çıkarımını yaparlar. Yaratıcı mükemmel bir varlıktır, dolayısıyla bu âlemde O’nun mevcut olmadığı bir yer düşünülemez, boşluk gibi bir eksiklik sözkonusu olamaz.

Bu düşüncenin şu şekilde tashihi gerekebilir: Allah, maddeden, dolayısıyla her türlü sınırdan, kayıttan ve noksanlıktan münezzehtir. O’nun ilim, hikmet, irade, kudret ve faaliyetinin hâkim olmadığı, nüfuz etmediği tek bir nokta ve tek bir lâhza bile yoktur. Heryerde hâzır ve nâzırdır. Mülk sahibidir: varlık -ve yokluk- âlemlerinin hem Mâliki, hem de Hâkimi’dir.

Descartes düşüncesini Aristo’nun şu cümlesiyle özetliyordu: “Tabiat boşluktan korkar.” Bu ifade Kartezyen akıl yürütmeden ziyade, pompayla sıvı çekmeye dayanan deney üzerine temelleniyordu. “Sıvı, boşluk olmasın diye pompada yukarı yükselir, çünkü tabiat boşluk kaldırmaz, ondan nefret eder.” Bu noktada Blaise Pascal (1623-1662) devreye giriyordu. Pascal, halefi Descartes’dan bu noktada ilham alıp, bazı gözlemlerden hareketle atmosfer basıncı teorisini kurmuştu. Su kuyularında, emici (suyu yukarı çeken) bir pompa vasıtasıyla su çekmek alışılmış bir uygulamadır. Floransa bölgesinde ise, on metreden derin kuyular kazılmıştı, ve su on metrenin üstüne çıkmayı inatla reddediyordu. Bu seviyeden itibaren, Pascal’a göre, pompada maddeden yoksun, dolayısıyla “boşlukla dolu” bir uzay (mekan) meydana geliyordu. Galile’nin talebesi olan Evangelista Torricelli (1608-1647) bu probleme eğilmiş ve su yerine, ondan onüç defa ağır olan civa kullanmayı denemişti. Civa sudan onüç defa daha az yükseliyordu ve bu 760 milimetreye karşılık geliyordu. Bunun üstünde ise, Floransa bölgesindeki pompalar gibi aynı boşluk ortaya çıkıyordu.

Hâdiseye tatminkâr bir izah getirme işi Blaise Pascal’a nasip oldu. Hayır, tabiat boşluktan nefret ediyor değildi. Su bir kuvvet tarafından itildiği için pompada yükseliyordu. Bu kuvvet, üzerimizde bulunan kilometrelerce kalınlıktaki atmosferin basıncıydı. On metre su veya 760 milimetre civa, sıvı yüzeyi üstünde hava basıncını dengelerler. Pascal, atmosfer basıncının azaldığı belli bir yükseklikte civanın 760 milimetreden daha aşağı bir yüksekliğe çıktığını gösterdi. Bugün de atmosfer basıncı milimetre civa olarak hesaplanmaktadır.

Pascal ve Descartes, Yaratıcı’ya inanıyorlardı, fakat Pascal’a göre, boşluk vardı ve bunu şöyle ifade ediyordu: “Sevgili okuyucu, … tabiat asla boşluktan korkmaz, bundan kaçınmak için birşey yapmaz… Bu korkuya atfedilen bütün neticeler havanın ağırlık ve basıncından ileri gelir. İşte bu tek ve gerçek sebeptir. Fakat bunu tanımadığımız ve bir sebep de bulmak gerektiği için, muhayyel bir boşluk korkusu icat edilmiştir.” (Okuyucuya, Blaise Pascal).

Boşluğun bağrında ne var: dalgalar mı, tanecikler mi?
Boşluk meselesi Pascal’ın getirdiği bu yeni açılımla kapanmadı, daha enteresan bir hâl almaya başladı. Mekanik bilimi açısından, Newton teorisi, Kartezyenlerin ve Leibniz’in (1646-1716) itirazlarını izâle eden başarılar kaydetti. Newton modeli, aralarında mesafe olan kütlelerin birbirlerine karşılıklı çekim uyguladıkları şeklinde bir hipotez üzerine oturuyordu. Peki çekim kuvveti boş uzayda nasıl iletiliyordu? Bu bir sırdı (çekimde graviton taneciklerinin rol oynadığı ileri sürülse de, bu hâlen bir sırdır). Kartezyenler çekim kuvvetini mümkün görmüyor ve şu soruyu soruyorlardı: bu devasa kuvvetleri iletebilen boşluğun mahiyeti nedir?

Bir başka soru şuydu: Bir civa tüpünde boşluğun oluşturulduğu “Torricelli” deneyi, civayı ve boşluğu görme imkânı veren cam bir tüple yapılmaktadır genellikle. Tabiî ki burada boşluk görülmez, boşluk içinden birşey görülür. Güneş ışığı Torricelli tüpünden geçer. Yani boşluk ışıkla “dolu”dur. Bu demektir ki, boşluk, isminin işaret ettiği gibi, belki de boş değildir. Peki o hâlde ışık nedir?

Şurası açık ki, uzayda bizim açımızdan boşluk var. Gerçekte ise, tesbit gücümüzü aşan birşey olmalı. Eğer fizikî âlemde “boşluk” kavramıyla, içinde birşey tesbit edilemeyen her türlü mekanın ve uzayın “madde” bakımından boş olması kastediliyorsa, o zaman “madde”nin mâhiyetini aydınlığa kavuşturmak gerekiyordu. Madde neydi? Boşluktan ne bakımdan farklılaşıyordu? Bu doğrultuda, çekim kuvveti Kâinat geometrisinin bir deformasyonu olarak yorumlandı. Madde ise, uzayın muhtevasından ziyade bir hususiyeti olarak düşünüldü. Maddenin dalga özelliklerinden hareket eden bazı çalışmalar da maddeyi bir alan gibi yorumladı.

Boşluğun varlığına dair sorgulama, boşluk ile madde arasında fizikî bir kesiklik, bir süreksizlik olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Kuantum fiziğinde ise boşluk aktif ve dinamik bir ortamdır. Bugün tanecik deneyleriyle yapılan dönüştürmeler sırasında boşlukta bir elektron/pozitron çifti meydana getirilebilmektedir (pozitron elektronun anti-taneciğidir). Yani boşluk ve madde arasında fizikî bir kesiklik yoktur, çünkü madde boşlukta doğmaktadır. Bunu bugün için ancak yüksek enerji fiziği deneylerinde kısmen ucundan seziyor, boşluğun yokluk olmadığını buradan çıkarabiliyoruz. Kaldı ki, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Varlık veya yokluk bizim mâlumatımızın dar mahbesine sıkıştırdığımız şeylerden mi ibarettir..?!..” ifadesiyle, mutlak yokluk konusunun, maddî âlemdeki hemen her meseleye sadece fiziğin dar penceresinden bakanları, ve daha umumî olarak insanı aştığını ihsas etmektedir bir bakıma.

Dalga ve tanecik olarak ışık
Bu süreçte ışık konusunda iki yaklaşım karşı karşıya geldi. Newton’un tanecik kavramı, ışığın yer değiştiren ışık taneciklerinden oluştuğunu kabul ediyordu. Buna göre, ışık yüksek hızla yayılan küçük maddî taneciklerinden oluşmakta, bunlar arasında, yokluktan kurtulmuş bir boşluk hüküm sürmektedir. Işığın taneciklerden oluştuğu düşüncesine karşı, 19. yüzyılda dalga kavramı doğdu. Buna göre, ışık, sesin havada yayılması gibi, belli bir ortamda yayılan bir dalga, bir titreşimdi. Tanecik fikri zihnimizde bir kum tanesine, dalga fikri ise deniz dalgasına karşılık gelir. Dalga, bir ortamın titreşimidir. Bir dalga denizde ilerlediğinde, su ileriye doğru gitmez (kıyıya en yakın su kütleleri hariç; çünkü önlerinde dalga enerjisini aktaracakları yeni bir su kütlesi olmadığından onlar kıyıya vurur.) Suyun hareketi yukarıdan aşağıya doğru olur. Hareket eden ve suyun ilerlediği intibaını veren, bu hareketin tepe ve çukurlarıdır. Şu hâlde, yayılan ve ilerleyen madde değil, ortamın titreşmesidir, yani dalga.

Meselâ ses dalgalarını ele alalım: ses, havanın titreşiminin bir sonucudur. Bizzat hava yayılmaksızın ses dalgası belli bir hızda ilerler. Yayılma hızı, titreşen ortamın bir karakteristiğidir. Meselâ, ses dalgaları suda havadakine göre daha hızlı yayılır, çünkü su havaya göre daha yoğundur; havada gaz molekülleri bütün ortamı kaplamaz, moleküller arasında, dalganın dağıldığı ve enerji kayıplarına uğradığı, dolayısıyla yavaşlamasına yol açan, gaz bakımından boş denebilecek ortamlar vardır.

Bilinen, formüle edilen ve ölçülen elektromanyetik dalga ise, gerçeğin anlaşılmasına doğru bir sonraki safha olup, havanın bulunmadığı, uzay boşluğu denilen titreşen ortamın keşfedilmesine dayanıyor, ve bu titreşimlerin dayanağı Esir (ether) olarak adlandırılıyordu. Yani Esir’in varlığı, elektromanyetik dalgaların varlığından dolayı kabul ediliyordu. Varlığına delil kabul edilebilecek başka hiçbir işaret yoktu. Esir, dalganın taşıyıcısıydı, ve ışık hızının sadece tek bir referans sisteminde (Esir) bütün yönlerde aynı olması çok tabiîydi. Böylece, Esir’e göre Dünya’nın hızı tarif edilebilirdi. Bazıları, Esir’in keşfinin izafiyet prensibine öldürücü bir darbe vuracağını bile ümit ediyordu. Esir, Kâinat’ın sabit referans sistemi olarak ortaya çıkıyordu. Neticede Esir hipotezi, çok mâkûl bir düşüncenin neticesiydi: bir titreşim, titreşen bir ortamı imâ eder.

Dalga kavramı, 1801’de Thomas Young’ın (1773-1829) gerçekleştirdiği girişim deneyinden (Young yarıkları) yola çıkılarak geliştirildi. Bu deney, özel bir durumda, iki ışık kaynağının aydınlattığı bir noktada karanlık elde etme imkânı verir ve tanecik teorisiyle değil, dalga teorisiyle açıklanabilir. James Clerk Maxwell (1831-1879) elektromanyetik dalgaların varlığını tahmin etmiş, elektromanyetik alan fikrini kuvvetlendirmiş ve bunu formüle etmişti (o dönemde ışığın özel bir durum olduğu, yani hem tanecik, hem dalga hususiyeti gösterdiği henüz bilinmiyordu). Heinrich Hertz ise görünür ışığın farklı (kırmızıdan mora) elektromanyetik dalgalarını belirlemiş, böylece Maxwell’in teorisini teyid etmişti. Fakat ışık için, boşluğun titreşiminden bahsetmek doğru bulunmadı, ve içinde bütün Kâinat’ın yüzdüğü bir Esir’in varlığı kabul edildi. Işık Esir’i titreştirmekteydi. İşte bu tekrar Descartes düşüncesini gündeme getirecekti: Kâinat, Esir içinde yüzüyorsa, boşluk mevcut değildir. [Kur’an-ı Kerim’de konuyla ilgili olarak yüzme kelimesinin geçmesi dikkati çeken bir husustur: “Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin, 41/40)]

Michelson-Morley deneyi
Amerikalı iki fizikçi Albert Michelson (1852-1931) ve E. Williams Morley (1838-1923), Cleveland’daki (Ohio) Case Teknoloji Enstitüsü’nde, bir “girişim ölçme” (interferometrik) sistemi yardımıyla Dünya’nın Esir’e göre hızını ölçmeye çalıştılar. Esir’in varlığından zâten şüphe edilmiyordu. İkilinin yaklaşımına göre, eğer Esir bütün uzayı dolduruyorsa, bütün gök cisimlerinin Esir’e göre belli bir hızı olmalıydı. Dünya üzerinde bulunan ve Yerküre’nin uzaydaki hareketi yönünde bakarak duran herhangi bir insan, yüzünde bir “esir rüzgârı” hissedecekti. Bu düşünceye göre, esir rüzgârıyla aynı yönde yolalan bir ışık dalgası karşı yönden gelen bir ışık dalgasına göre daha hızlı ilerleyecekti. İşte, yukarıdaki deneyde bunu ispat etmeye çalıştılar. O günün şartlarında, birbirine dik yönde yolalan iki ışık hüzmesinin hızını interferometre kullanarak ölçtüler. Netice negatifti. Buna rağmen, Michelson, Esir’e inanmaktan asla vazgeçmedi, ve ölümüne kadar Einstein izâfiyetini reddetti. Çünkü Einstein izâfiyeti Esir hipotezine yer vermiyordu. Fizikçiler hükme varmışlardı: “Çok ince ve şeffaf kabul edilen Esir olsaydı, hiçbir şeyden etkilenmeyen, mutlak hareketsiz ve sabit bir referans sistemi teşkil edecekti. Dolayısıyla Dünya yüzeyinde, dönme yönünde ve bunun tersi yönünde gönderilen ışık hüzmelerinin hızı farklı olacak, ve farklı değer ölçülecekti. Yani Esir, Dünya’nın dönme yönünün tersine gönderilen ışığı az da olsa frenleyecekti. Fakat ölçümler o günün şartlarında çok hassas yapılmasına rağmen, zıt yöndeki ışıkların hızı hep aynı çıkıyor, Dünya’nın Esire göre en küçük bir hızı bile ortaya konamıyordu. Esir diye birşey yoktu.”

İzafiyet-öncesi fizikçiler açısından, ışık hızı sadece Esir’e bağlı referans sisteminde bütün yönlerde aynı olabilirdi. İşte bu yüzden Esir’in varlığı bir gereklilikti. Einstein ise, ışık hızının sadece Esir’e bağlı tek bir referans sisteminde değil, ivmelenmemiş bütün referans sistemlerinde bütün yönlerde aynı olduğu ön-kabulüyle izafiyet teorisini kurdu. Buna göre, ışık dalgaları tek bir referans sistemine bağlı bir Esirin titreşimleri olamazdı; ışık hızı mutlaktı. Deneyler izafiyeti çürütemediği için, Esir kavramı terkedildi. Işık hızının mutlaklığı -yani hangi referans sisteminden bakılırsa bakılsın daima aynı ölçülmesi- ve en yüksek hız kabul edilmesi ise, hâlen tartışmaya açık bir konu olmaya devam ediyor.

Bir asır öncesinin şartlarında tespit edilemeyen Esir, bugünün şartlarında yeni deneylerle tekrar araştırılmayı hak edecek kadar önemli bir konu. Esir, maddenin bu âlemde nihaî hâli, veya mânâ-madde sınırını temsil eden bir hakikat olabilir. Atom çekirdeğindeki nükleonlar (proton ve nötronlar), artık anlaşıldı ki, lepton, kuark gibi daha küçük taneciklerden ve hadron, bezon, muon gibi kuvvetlerden neredeyse her an inşa ediliyorlar. Bu çok küçük, büyük kısmı kütlesiz ve ömürleri saniyenin milyarda, trilyonda biri kadar kısa olan tanecikler ve kuvvetler, çok sür’atli bir şekilde yaratılıp ortadan kaldırıldıkları ve bizim fizikî yapımız bunu fark etmeye müsait olmadığı için, biz maddenin devamlı olduğu hissine kapılıyoruz. Fakat atom-altında ve dolayısıyla bu âlemde aslında her an bir yaratma hâdisesinin cereyan ettiği, bugün fizikteki gelişmelerle açıkça görülüyor. Yüksek enerji fiziğinin hem deney yoluyla, hem de matematiğin yardımıyla yol almaya çalıştığı bir saha burası.

Esir ve karanlık madde
Evet, yaklaşık bir asır önce “ölü” ilan edilen Esir, bugün karanlık madde meselesinin çözümü için yeniden müracaat kaynağı hâline geldi. Çünkü, aradan geçen zaman içerisinde, bir galaksi kümesindeki galaksilerin (her bir galaksideki yıldızların birbirlerine göre yerleşim şekilleri ve hareketleri dikkate alındığında), teleskop görüntülerine göre hesap edilenden daha fazla madde ihtiva ettiği anlaşıldı. Görünmeyen bir kütle vardı. Bu, karanlık madde olarak isimlendirildi. Bu konuda ciddi araştırmalar başlatıldı, çeşitli hipotezler geliştirildi.

Yakın zamanda (2006) Ohio’daki Case Western Reserve Üniversitesi’nden Glenn Starkman ile Oxford Üniversitesi’nden Tom Zlosnik ve Pedro Ferreira, karanlık madde bilmecesini çözmek için Esir’in yeni bir yorumla ele alınabileceği düşüncesini ortaya attılar (Merali, 2006). Ekip, Esir’i maddeden ziyade bir alan olarak farzediyor (tıpkı manyetik alan gibi), ve Kâinattaki her şey ortadan kalksa bile Esir’in kalmaya devam edeceğini söylüyor. Bu araştırmacılar, Esir alanının ışıkla bir münasebetinin olmadığını, daha ziyade yıldız ve galaksilerin çevresine uygulanan çekim kuvvetine destek veren ve bunların daha ağır görünmesine yol açan birşey olduğunu iddia ediyorlar. Onlara göre, “Esir, uzay-zamanın esnekliğinin artmasına yol açıyor ve bu durum ortaya çıkıyor. Uzay-zaman genellikle, ağır bir cismin mevcudiyetiyle eğilip bükülen gergin bir çarşaf gibi tahayyül edilir. Esir bu elastikî çarşafın kısmen daha fazla eğilir-bükülür olmasına yol açıyor. Böylece madde, ağırlığından beklenene göre daha fazla bir çekim tesirine sahipmiş gibi görünüyor. Hesaplamalara göre, galaksilerdeki yıldızlarda gözlenen ve bugün için karanlık maddeye atfedilen yüksek hızlar, ancak Esir’in yol açtığı bu çekim kuvveti desteğiyle izah edilebilir.”

California Üniversitesi’nden kozmolog Andreas Albrecht de, bu Esir modelinin daha fazla araştırılmaya değer olduğuna, temel fiziği yeniden düşünmek gerektiğine inanıyor. Harvard Üniversitesi’nden Ron Walsworth ve ekibi, mazer ışınlarını (lazerin mikrodalga eşdeğeri) uzaya yönlendirerek çekim kuvvetiyle ilgili bir Esir’in varlığını araştırmayı plânlıyor.

Burada şu hususu unutmamakta fayda var: Hemen her bilim dalında, bilhassa tecrübî yanı olan disiplinlerde, bugün genel kabul gören bir teorinin yarın geçersiz veya zayıf olduğu ortaya çıkıyor. Bu yüzden Esir’i, her hâlûkârda deney yoluyla ispatlanmaya muhtaç (ve mümkün) bir mevzu olarak görmemek daha ihtiyatlı bir yaklaşım olsa gerek. Görsek veya hissetsek de, elimizin ulaşamadığı, aklımızın ihata edemediği pek çok hakikatin varlığına yakîn derecesinde inanıyoruz. Faaliyet alanı oldukça dar olan, bu yüzden de daima yanılmaya açık duran beş duyumuz, dolayısıyla aklımız ve tecrübî çalışmalarımız ise bir noktaya kadar kendini ifade edebiliyor. Küçücük, daracık fizik penceremizden her şeyi, her yeri göremediğimiz, göremeyeceğimiz çok açık.

Kaynaklar
– Jarrosson, B., 1992 – Invitation à la philosophie des sciences. Editions du Seuil. Paris
– Guillen, M., 1995 – Five Equations That Changed The World The Power and Poetry of Mathematics. Hyperion.
– Merali, Z., 2006 – Ether returns in bid to oust dark matter. NewScientist, 26 August, no 2566.

Reklamlar