EMR-ı MA’RÛF VE NEHY-ı MÜNKER
Imam Gazali’nin Ihya-u Ulumiddin eserinden alinmistir…

Emr-i ma’rûf, dince ve akılca doğru ve matlup olan (istenen) şeyleri insanlara emretmek, tavsiye etmek, sevdirmek, teşvik etmek gibi mânalara gelir.

Nehy-i münker ise, bunların zıddı olan şeyleri nehy etmek, yapılmamasını istemek, kötülemek, caydırmak gibi anlamları taşır.
ALLAH Teâlâ, bütün peygamberleri emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak için göndermiş, onlara iman edenleri de bunu yapmakla yükümlü kılmıştır.

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak, dinin en büyük dayanağıdır; o ihmâl edildiği takdirde din çöker, dindarlık zayıflar, cehâlet ve dalâlet yayılır, yaptıkları yanlışlıklar ve kötülükler yüzünden insanlar helâk, ülkeler de harap olurlar. Bu durumda ALLAH Teâlâ’ya kulluk ortadan kalkar, insanlar nefislerinin emrine girip hayvanlar gibi yaşar ve her türlü çirkinliği ve yanlışlığı yaparlar.

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmanın ihmâl edildiği dönemlerde, bunun ilmini bilen ve onu usûlüne uygun olarak yapanlar, dini diriltmiş ve bütün derecelerin üstünde bir manevî derece ve mertebe kazanmış olurlar.

Dinî bir vazife olan emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmak, gücü yeten her müslümana vaciptir; onun fazilet ve sevabı da büyüktür.

ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur:

1- “ıçinizde hayra davet eden, iyiyi emredip kötüyü nehyeden bir topluluk bulunsun. Bu topluluk iflâh olur.” (Al-i ımrân, 104) Bu ayet-i kerime, bu vazifenin yapılmasını emrederek onun vâcip olduğunu bildirmiş ve aynı zamanda, bu vacibi ifâ edenlerin iflâh olacağını (ALLAH katında sevindirici mükâfatlar bulacağını) haber vermiştir.

2- “Onlar gece saatlerinde uyanık durup ALLAH’ın âyetlerini okur ve secde ederler. ALLAH’a ve ahiret gününe iman eder, iyiyi emredip kötüyü nehyederler. Hayır işlerinde yarışıp başta giderler. Bunlar iflâh olmuşlardır.” (Al-i ımrân, 113, 114) Bu ayet-i kerime, iflâh olanların başlıca vasıflarını bildirmiştir. Bu vasıflar ALLAH’a ve ahiret gününe iman etmek, Kur’ân okuyup namaz kılmak, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak ve hayır işlerinde yarışmaktır.

3- “Müminler birbirinin velîleridir. (Birbirine karşı) emr-i maruf ve nehy-i münker yaparlar, namaz kılarlar, zekât verirler, ALLAH’a ve Rasûlü’ne itâat ederler. ALLAH bunlara merhamet edecektir. ALLAH güçlü ve hikmet sahibidir.” (Tevbe,71) Bu ayet-i kerime, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmak, müminlerin birbirine karşı kaçınılmaz vazifeleri olduğunu ve diğer işlerle birlikte bunu da yaptıkları takdirde kesin olarak ALLAH Teâlâ tarafından ödüllendirileceklerini bildirmiştir.

4- “ısrailoğullarından kâfir olanlar, Dâvûd ve Meryem oğlu ısâ tarafından lanetlendiler. Çünkü onlar, isyân edip günah işliyor ve haddi aşıyorlardı. Onlar, aynı zamanda, işledikleri kötülükten birbirini nehyetmiyorlardı. Halbuki, ne kötü işler yapıyorlardı.” (Mâide, 78, 79) Bu ayet-i kerime, kötü iş yapanlarla bunları bundan vazgeçirmeye çalışmayanların lanete müstahak olduklarını bildirmiştir.

5- “Ortaya çıkarılan sizler, insanlar için en yararlı ümmetsiniz. Çünkü iyiyi emredip kötüyü nehyediyor ve ALLAH’a inanıyorsunuz.” Bu ayet-i kerime, müslümanların en yararlı topluluk olduklarını bildirmiş, bunun sebebinin de ALLAH Teâlâ’ya doğru bir şekilde iman etmeleri ve emr-i maruf ile nehy-i münker yapmaları olduğunu açıklamıştır. Bu arada, insanlara iyiliği emredip kötülüğü nehyetmenin, onlara en büyük fayda sağladığını, bu görevi de samimî bir şekilde yalnızca ALLAH Teâlâ’ya iman edenlerin yaptıklarını belirtmiştir.

6- “Onlara yeryüzünde iktidar verirsek namaz kılarlar, zekât verirler, iyiliği emredip kötülüğü nehyederler.” (Hac, 41) Bu ayet-i kerime, yeryüzünde güç ve kudret bulan müminlerin yapmaları gereken işleri bildirmiştir. Bu işler namaz kılmak, zekât vermek, emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesini yapmaktır.

7- “Onlar, kendilerine verilen öğütleri unutunca, biz kötülüğü nehyedenleri ayırdık, ondan sonra zâlimleri yaptıkları fısktan dolayı şiddetli bir azaba çarptırdık.” (A’râf, 165) Bu ayet-i kerime, sözü edilen milletin zulüm ve fısk yüzünden azaba çarptırıldıklarını, ancak onları uyaranların bu azaptan kurtarıldıklarını bildirmiştir.

8- “ıyilik ve takvada birbirinize yardımcı olun; günah işlemek ve haddi aşmakta ise birbirinize yardım etmeyin. Bu emirlere dikkatle uyun. ALLAH, azabı şiddetli olandır.” (Mâide, 2) ıyilik ve hayırda yardımlaşmak, hayrı emr ve teşvik etmek ve onun yolunu açmak ve göstermektir. Kötülükte yardımlaşmak ise bunun aksidir.

9- “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun ve kendiniz, anne-babanız ve en yakınlarınız aleyhinde de olsa ALLAH için doğru şâhidlik eden kimseler olun.” (Nisa, 135) Kime fayda veya zarar verdiğine aldırmaksızın, doğru olanı tarafsız bir şekilde söylemek ve buna şâhidlik etmek emr-i maruf ve nehy-i münkerin temel unsurudur.

10- “Onların konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Hayır; sadakayı emreden, iyiliği teşvik eden ve insanların ıslahı için çalışanların konuşmasındadır.” (Nisa, 114)

11- “Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle savaşırlarsa, onları barıştırın. şayet onlardan birisi haddini aşarsa, bundan dönünceye kadar siz de onunla savaşın.” (Hucurât, 9)

Birbiriyle bozuşup kavga eden ve savaşan müminleri barıştırmak, barışmaya yanaşmayan tarafla bizzat savaşmak, emr-i maruf ve nehy-i münker cümlesindendir.

 

Hz. Ebu Bekir (ra), bir hutbesinde şöyle demiştir:

“Ey insanlar! içinizden bazıları, ‘Siz hidâyet üzerinde olduğunuz takdirde dalâlete düşenler size zarar vermezler.’ (Mâide, 105) âyetini yanlış anlıyor ve ‘Kötülerden bize zarar yok’ diyorlar. Halbuki ben ALLAH Rasûlü’nden duydum, buyurdu ki: ‘Bir toplumda günah işlenirken, nehy-i münker yapmaya gücü yettiği hâlde, bunu yapmayanlar olursa, ALLAH Teâlâ onları da diğerleriyle birlikte cezalandırır.’ (Sünen Kitapları)

ALLAH Rasûlü’nün bu konudaki bazı hadisleri de şöyledir:

1- “Ya iyiliği emreder ve kötülükten nehyedersiniz, ya da ALLAH Teâlâ kötüleri güçlendirip size musallat eder. O zaman bunlardan kurtulmak için duâ da etseniz, duânız kabul edilmez.” (Tirmizî, Taberanî, Bezzâr)

2- “Yol kenarlarında oturmayın. Buna mecbur kalırsanız, o zaman da yolun hakkını verin. Yolun hakkı ise, gelip geçenleri göz hapsine almamak, kimseye her hangi bir şekilde eziyet vermemek, selâmı almak, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaktır.” (Müttefekun aleyh)

3- “Emr-i maruf, nehy-i münker ve ALLAH Teâlâ’nın zikri dışındaki sözler ademoğlunun aleyhindedir.” (Geçti)

4- “ALLAH Teâlâ, kötülük yapmayanları kötülerin günahlarıyla cezalandırmaz. Meğer ki, onlar güçleri yettiği hâlde, günah işlenmesine seyirci kalmış olsunlar.” (Taberanî)17

5- “ıleriki zamanda kadınlar kocalarını dinlemeyecek, gençler fâsıklığa meyledecek, cihad terk edilecektir. Daha ileriki bir zamanda emr-i maruf ve nehy-i münker yapılmayacaktır. Daha ileriki bir zamanda hayır şer, şer de hayır olarak görülecektir. Daha ileriki bir zamanda şer emredilecek, hayır nehyedilecektir. Bozulma bu aşamaya gelince, ALLAH Teâlâ insanlara öyle bir fitne verecektir ki, ondan nasıl kurtulacaklarını bilemeyeceklerdir.” (ıbnu Ebid-Dünya)

6- “Haksız olarak birisi öldürülür veya dövülür de olayı gördüğü hâlde önlemeye çalışmayan kimse mel’ûndur.” (Beyhakî)

Kötülük görülür veya duyulursa, onu önlemeye çalışmak vacip olduğu için, bu mesuliyetten kurtulmanın çaresi, kötülük işlenen yerlerden ve onu işleyen kimselerden uzak durmak ve bununla ilgili haber ve dedikoduları takip etmemektir. Çünkü ihtiyaç ve zaruret bulunmadığı hâlde, kötülüklerle yüz yüze gelen veya onları sorup soruşturup öğrenen bir kimse, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmakla yükümlüdür. Bu durumda gücünün yetmemesi de onun için mazeret oluşturmaz. Mazeret, ancak emr-i vakilerle karşılaşan kimseler için geçerlidir. Bundan dolayı, seleften bazı zatlar, kötülükleri önleyemeyeceklerini anlayınca çarşı – pazar ve toplulukları terk edip uzlete çekilmişlerdir. Bazıları da yolda geçerken gözlerini bağlamışlardır.

7- “Bir günah işlenmesi sırasında hâzır olan ve fakat ondan rahatsızlık duyan bir kimse, onu görmemiş gibi olur; o sırada hâzır olmadığı hâlde ondan memnuniyet duyan bir kimse ise onu görmüş gibi olur.” (ıbnu Adiyy)

Bu hadisteki hâzır olmak sözü, mecburiyetten dolayı veya tesadüfen rast gelmek anlamındadır. Çünkü kasıtlı olarak hazır bulunan, rahatsızlık duysa bile emr-i maruf ve nehy-i münker yapmadıkça vebalden kurtulmaz. Bu hadis, hazır olmadığı hâlde, işlenen günahtan memnuniyet duyan bir kimsenin de vebale girdiğini bildirmiştir.

8- “Bir kimse bildiği doğruyu, insanlardan korktuğu için söylemekten çekinmesin. Çünkü insanlar, ne onun muayyen olan ecelini çabuklaştırabilirler, ne de mukadder olan rızkını geciktirebilirler.” (Tirmizî, ıbnu Mâce, Beyhakî)

Abdullah ıbni Mes’ûd (ra) şunu söylemiştir: “ALLAH Teâlâ insanlara peygamber gönderir.

Peygamber, onların içinde kaldığı sürece onlar ALLAH Teâlâ’nın kitabı ve emriyle amel ederler. Onun vefatından sonra ashâb ve havarileri de ALLAH Teâlâ’nın kitabı ve onun sünneti ile amel ederler. Bunlardan sonra ise insanlar dilleriyle söylerler, fakat söyledikleriyle amel etmezler. Bunlarla eli ve diliyle cihad etmek her müslümanın görevidir. Bu cihada gücü yetmeyenler ise onlardan iğrensinler. Bu kadarlık tepkiyi de göstermeyenler, müslüman olduklarını söylemesinler.”

 

Bu sahabî şunu da söylemiştir: “Vaktiyle bir şehir halkı günah işliyorlardı. Aynı şehirde dört âlim zat da vardı. Bunlardan birincisi onları uyardı ve günahlardan vazgeçirmeye çalıştı. Fakat, onu dinlemediler. Bunun üzerine kendisi onlara kızdı, onlar da ona kızdılar. Kendisi onları dövdü, onlar da onu dövdüler. Bundan sonra, çekilmek zorunda kaldı. ıkincisi aynı şekilde onları uyardı, onu da dinlemediler. Kendisi onlara kızdı, onlar da kendisine kızdılar. O da onları terk etti. Üçüncüsü onları uyardı, fakat o da bir sonuç alamadı ve onları terk etti. Dördüncüsü, kendi kendisine: ‘Bunları uyarsam, onlara kızsam, onları dövsem de boşunadır.’ dedi ve sessizce içlerinden çekildi. ALLAH Teâlâ, bunları günah işleyenlere karşı gösterdikleri tepkiden dolayı mükâfatlandırırken, en az sevap alan dördüncüsü oldu.”

Abdullah ıbni Abbas (ra) şunu anlatmıştır: “ALLAH Rasûlü’ne, ‘Ya Rasûlullah! ıçinde sâlih kimselerin de bulunduğu bir şehir (veya ülke), günahlar yüzünden helâk edilir mi?’ diye soruldu. Kendisi: ‘Evet, o sâlih kimseler günahların işlenmesine karşı tepkisiz kalıp sustukları takdirde helâk edilirler.’ buyurdu.” (Taberanî, Bezzâr)

Bazı râviler, vaktiyle kırk bin sâlih ve atmış bin fasıkın birlikte yaşadıkları bir şehrin, fâsıkların günahları ve sâlihlerin suskunluğu yüzünden helâk edildiğini söylemişlerdir.

Ebu Ubeyde (ra) şöyle demiştir: “Ben, ‘Ya Rasûlullah! ALLAH yanında en üstün şehid hangisidir?’ diye sordum. Peygamberimiz, ‘En üstün şehid o kimsedir ki, zâlim bir hükümdara karşı emr-i maruf ve nehy-i münker yapar ve bu sebeple onun tarafından öldürülür.’ dedi.” (Bezzâr)

Câbir’in rivayetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “şehidlerin en üstünü Hamza ıbni Abdulmuttalib’tir. Onun altındaki ise, zâlim bir hükümdara karşı emr-i maruf ve nehy-i münker yaptığı için öldürülen kimsedir.” (Hâkim)

Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir: ” Birbirine adâleti emretmeyen bir kavim ne kötü bir kavimdir! Birbirine emr-i maruf ve nehy-i münker yapmayan bir kavim ne iğrenç bir kavimdir!”

Huzeyfe (ra) şöyle demiştir: “Karşılaştığı kötülüğü eliyle, diliyle veya bunlara gücü yetmediği takdirde kalbiyle değiştirmeye çalışmayan bir kimse yaşayan bir ölüdür.”

Mâlik ıbni Dinar (ra) şöyle demiştir: “ısrailoğulları döneminde bir âlim vardı. Bir gün, oğlunun bir günah işlediğini gördü ve önemsemeyerek sadece, ‘Yapma be oğlum!’ dedi. ALLAH Teâlâ, onun bu gayret azlığına kızdı ve üzerine musibetler yağdırdı. Bu cümleden olarak kendisi düşüp belini kırdı, hanımı düşük yaptı ve oğlu öldü.”

 

 

Bilâl ıbni Sa’d (ra) şöyle demiştir: “Günah gizli işlendiği zaman, yalnızca sahibine zarar verir; açıkça işlenip önü alınmadığı zaman ise umuma zarar verir.”

Hz. Ali (ra) şöyle demiştir: “Önce elle cihadı, sonra dille cihadı, sonra da kalple cihadı terk edeceksiniz. O zaman da kalpleriniz baş aşağı çevrilip içindeki iman ve marifet kalıntısı dökülecektir.”

Sehl ıbni Abdullah (ra) şöyle demiştir: “Uyarı ve nasihatin fayda vermediği bir toplum içindeki bir kimse, ALLAH Teâlâ’nın emirlerini kendi şahsî hayatına tatbik eder ve bunları fiil ve amel hâlinde sergilerse, emr-i maruf ve nehy-i münker yapmış olur.”

ALLAH Teâlâ, tam olan merhamet ve şefkatinden dolayı din konusunda kullarına ancak güçlerinin yettiği işleri emretmiştir. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’in yedi âyetinde tekrarlanmıştır.

Emr-i maruf ve nehy-i münkerde güç ve takat söz konusudur. Onun için Peygamberimiz, “Sizden kim bir kötülük görse, onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse, diliyle değiştirsin (uyarıda bulunsun, nasihat etsin), buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (iğrensin, rahatsız olsun.)” (Müslim) buyurmuştur. Bu son tepkiye gücün yetmemesi söz konusu olmadığı için bu kadarlık tepki kesin olarak farzdır. Bu tepkiyi göstermemek gücün yetmemesinden değil, imanın yetmemesindendir.

Hâl bu olunca, birinci ve ikinci tepkileri göstermeye gücü yetmeyenler, üçüncü tepkiyle yetinmekte mazurdurlar.

Fudayl’a, “Neden hükümdarı eleştirmiyorsun?” diye sormuşlar.

“Buna gücüm yetmiyor.” demiş ve bunu şöyle açıklamıştır:

“Bazı kimseler bu işi yapınca, zâlimler tarafından hapsedilip işkenceye maruz bırakılırlar. Fakat, bu sıkıntılara dayanamazlar ve ALLAH Teâlâ’dan acilen istedikleri yardım gelmeyince de O’nun hakkında kötü şeyler düşünüp küfre girerler. Ben, bunların durumuna düşmek istemiyorum.”

Emr-i maruf yapmaya kalkan kimseler, bundan doğabilecek kötü sonuçları da göze almalıdırlar. Çünkü, hakkı söylemek haksızların hışmına sebep olur.

Emr-i marufun nasıl yapılması gerektiğini de bilmek lâzımdır. Çünkü bundan maksat, hır gür çıkarmak veya kahramanlık taslamak değil, iyi sonuç almaktır. ıyi sonuç almak ise, işi usulünce yapmayı gerektirir. Onun için, bilgisiz ve usulsüzce yapılan emr-i maruf ve nehy-i münker bunları hiç yapmamaktan daha kötüdür.

 

Emr-i maruf ve nehy-i münker yapmaya “hisbe” denir. Bu görevi yapan kimseye de “muhtesip” ismi verilir. Vaktiyle hisbe, resmî bir görev olarak devlet teşkilâtı içinde yer alırdı. Bir çeşit ahlâk zabıtası olan muhtesipler de, halk içinde dolaşır ve onlara karşı bu görevi resmî olarak ifâ ederlerdi. Bu göreve atanan kimselerde müslüman olmak, akıllı, baliğ ve güçlü olmak şartları aranırdı. Ancak hisbe, resmî olan görevle sınırlı değildir. Çünkü bu, bütün müslümanların dinî görevidir.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu sonuncusu imanın ez zayıf hâlidir.” (Müslim)

Resmî veya gayr-i resmî bir şekilde ifâ edilen hisbe ile ilgili bilinmesi, uyulması ve uygulanması gereken hükümler maddeler hâlinde şöyledir:

1- Bu görevi kendi nefsine karşı da ifâ etmek. ALLAH Teâlâ, kendi nefislerini bırakıp yalnızca başkalarına karşı bu görevi yapmaya çalışanları kötüleyerek şöyle buyurmuştur: “Siz başkalarına iyiliği emrediyor da kitabı okuduğunuz hâlde kendi nefsinizi unutuyor musunuz? (Bunun doğru olmadığını) anlamıyor musunuz!” (Bakara, 44)

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niye söylüyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemek ALLAH yanında büyük bir kızgınlığa sebeptir.” (Sâff, 2, 3)

Peygamberimiz da şöyle buyurmuştur: “ısrâ’ya götürüldüğüm gece, bir mezarlığın yanından geçtim. Orada yatan bazı kimselerin dilleri ateş makaslarla kesiliyordu. Bunların kimler olduğunu sordum. Cebrâil (as), ‘Bunlar, hayrı emredip kendileri onu yapmayan, şerden menedip kendileri ondan sakınmayan kimselerdir.’ dedi.” (Geçti)

Rivayet edildiğine göre, ALLAH Teâlâ Hz. ısâ’ya indirdiği bir vahiyde şunu söylemiştir: “Ey insan! Önce kendine va’zet. Eğer va’zını tutarsan o zaman başkasına da va’zet. Kendin tutmadan başkasına va’zedersen benden utan!”

Bu hususun önemi şundandır: Bir insan kendi kendisini ıslâh etmezse, başkasını ıslah edemez. Çünkü bu durumda, ne kendisi başkasını ıslah etmek için ciddî ve samimî bir çaba sarf eder, ne de başkası onun kötü hâllerini görmezlikten gelip sözlerini ciddiye alır. Ancak bu gerçek, kendisi amel etmeyen bir insanın başkasına karşı hisbe görevini yapmaması gerektiği anlamına gelmez. Çünkü hisbe, müslüman olan ve gücü yeten herkese farzdır. Farzlar, kişinin kendi günahları yüzünden sakıt olmazlar. Kaldı ki, peygamberlerin dışında masum ve hiç günahsız olan insan sayısı yok denecek kadar azdır. Bu sebeple, Said ıbni Cübeyr (ra) şöyle demiştir:

“Eğer emr-i maruf ve nehy-i münkeri sadece marufu yapan ve münkerden kaçan kimse yapsın, denirse, bu görevi yapacak kimse bulunmaz.” Bu söz, ımam Mâlik’in de hoşuna gitmiştir. Ancak buna rağmen, kendisi yapmayan bir kimsenin bir işi başkasına yaptırmaya kalkışması nefret uyandırıcı bir hâldir. Çünkü bunun anlamı, daha önemli olan bir işi bırakıp daha az önemli olan bir işle uğraşmaktır. Bu ise din, akıl ve maslahat açısından yanlış, çirkin bir yöntemdir. Hiç şüphe yoktur ki, insanın kendi kendisini ıslâh etmesi, başkasını ıslah etmeye kalkışmasından daha önemlidir. Ve yine hiç şüphe yoktur ki, ebedî olan ahiret işleri fâni ve geçici olan dünya işlerinden daha önceliklidir. Bu sebeple, dünya işlerine öncelik vermek de aynı şekilde çirkin ve nefreti muciptir.

2- Zor kullanmak ve haram olan maddeleri kırıp dökmek için devlet tarafından görevli olmak. Çünkü görevli olmayan bir kimsenin kırıp dökmek şeklinde hisbe yapmaya kalkışması fitne ve kavgaya yol açabilir. Fitne ve kavga ise çoğu zaman önlenmeye çalışılan kötülükten daha büyük kötülükler getirir. Ancak böyle bir tehlike yoksa veya söz konusu kötülük her şeye rağmen önlenmesi gereken büyüklük ve çirkinlikte ise, o zaman kırıp dökme yöntemi de kullanılır.

3- Hisbeye en aşağı basamaktan başlamak ve maksadın hâsıl olduğu yerde durmak. Bu basamaklar aşağıdan yukarıya doğru şöyledirler:

Birinci basamak, karşı tarafı bilgilendirmektir. Eğer yapılan kötülük bilgisizlikten kaynaklanmışsa, bilgilendirmek sorunu halleder. Hiç şüphe yoktur ki, bilgilendirmek bilmeyi gerektirir. Bu sebeple, bilgilendirmeye kalkan kimsenin konunun mahiyetini ve dinî hükmünü doğru bir şekilde bilmesi lâzımdır. Onun için hisbe, câhillerin işi değildir.

ıkinci basamak, yumuşak ve kalbi etkileyen sözlerle nasihat etmek.

Üçüncü basamak, kızgınlık ve kararlılık belirten sert sözler kullanmak.

Dördüncü basamak, kötülüğü zor kullanarak önlemektir. Zor kullanmanın bir şartını biraz önce zikrettik. Diğer bir şartı da onu saygı duyulması gereken kimselere karşı kullanmamaktır. Bu sebeple, evlad anne-babasına, kadın kocasına, talebe hocasına, vatandaş devlet erkânına karşı bu yöntemi kullanmamalıdır. Çünkü bu sınıf insanlara karşı değişen ölçülerde saygı duyulması emredilmiştir. Bu saygıyı kendileri kişisel olarak hak etmeseler bile, sahip oldukları sıfatlar bunu gerektirir.

Beşinci basamak, kötülüğü önlemek için kavga etmek ve gerekirse savaşmaktır. ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminlerden iki taife birbiriyle kavga ederlerse, onları (hukuk ölçüleriyle) barıştırın. şayet bir taraf haksız olarak kavgayı sürdürmeye çalışırsa, siz de onunla kavga edip savaşın.” (Hucurât, 9)

 

Yukarıda da değinildiği gibi, devlet erkânına karşı hisbenin ikinci basamakta, yani sözle nasihatte kalması gerekir. Peygamberimiz onu bu sınırda tutarak şöyle buyurmuştur:

“Cihadın en üstünü zâlim olan devlet erkânına karşı hak sözünü söylemektir.” (Ebu Dâvûd, Tirmizî, ıbnu Mâce)

Selefin bu insanlara karşı hisbesi de her zaman söz ve nasihat şeklinde olmuştur. Örneğin, Emevî Devletinin Medine Valisi Mervan ıbni Hakem, bayram hutbesini namazdan önce okumak isteyince cemaat içinde bulunan bir zat, sesini yükselterek, “Bayram hutbesi namazdan sonradır.” dedi. Onun arkasından sahâbi Ebu Said el-Hudrî aynı şeyi söyleyerek onu teyid etti. Bu sözler üzerine, Mervan bu yanlış işten vazgeçti.

Abbasî Devletinin Halifesi el-Mehdi, hicrî 166. senesinde hacca gitmişti. Kabe’yi tavaf etmek istediği zaman, diğer hacı ve ziyaretçileri alandan uzaklaştırmıştı. Bunun üzerine, Abdullah ıbni Merzuk onun karşısına çıkıp şöyle dedi: “ALLAH Teâlâ, evinin tavaf ve ziyaretini bütün kullarına eşit bir şekilde emretmişken, sen bu ayırım ve ayrıcalığı ne diye yapıyorsun? Kur’ân-ı Kerim’deki, ‘Küfredip insanları ALLAHın yolundan ve O’nun yerli ve yabancı herkese açık tuttuğu evinden uzaklaştıranlara, bu zulümleri sebebiyle elemli bir azap tattırırız.’ (Hac, 25) ayetinin tehdidinden korkmuyor musun?!” Bu haklı ve yerinde uyarıya kızan el-Mehdi, bu zata yıllarca hapis ve çile çektirdi.

Bu Halife, Minâ’da cemrelere taş atarken de etrafı boşaltmıştı. Bu sefer de Sufyân es-Sevrî onu eleştirdi ve kendisine şunu söyledi: “Görgü şahidi Kudâme el-Kilâbî’nin naklettiğine göre, Peygamberimiz burada bir deve üstünde cemrelere taş atarken kimse dövülmemiş, kovulmamış ve taş atmaktan menedilmemiştir. Fakat senin muhafızların hacıları dövüp kovuyor ve onları sağa sola dağıtıyorlar!”

Mehdi: “Ey Sufyân! Benim yerimde Mansur olsaydı, senin bu eleştirine tahammül etmezdi” dedi. (Mansur, Mehdi’nin babası ve ondan önceki Halifedir.)

Sufyân: “Mansur, şimdi kabir âleminde gördüklerini sana söyleseydi, sen bu yaptığını yapmazdın.” dedi ve uzaklaşıp gitti. Kızmış olan Mehdi, cezalandırmak için bir süre onu arattıysa da bulamadı.

Harun er-Reşid’in hizmetçisi, saraya bir çalgı âleti götürüyordu. Yolda karşılaştığı bir adam, âleti onun elinden aldı ve taşa vurup kırdı. Hizmetçi olayı saraya bildirince, bu zat alınıp Harun’un huzuruna çıkarıldı. Harun ona, âleti niçin kırdığını sordu.

Adam şöyle dedi: “Ey Harun! Senin baba ve dedelerin hutbelerde, ‘ALLAH adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emrediyor, çirkin işi, kötü şeyi ve zulmü de nehyediyor…’ (Nahl, 90) ayetini okumuşlardır. Ben de bir kötü şey gördüm ve onu ALLAH Teâlâ adına nehyettim.”

Nasihatlerden etkilenen bir yapıya sahip olan Harun, adama, “ıyi yapmışsın. Bundan sonra da aynı şeyi yap.” dedi ve kendisine bir kese para verilmesini emretti. Fakat adam parayı almadı.

Mahkeme reisi mevkiinde oturan Halife Me’mun’un huzuruna bir sanık getirilmişti. Me’mun’un önünde bir fıkıh kitabı vardı. Kendisi yanındakilerle konuşmaya dalınca unuttuğu kitap yere düştü. Kitabın yerden kaldırılmadığını gören sanık, Halifeye seslenerek şöyle dedi:

“ıçinde ALLAH Teâlâ’nın isimleri bulunan kitabı ya siz yerden kaldırın, ya da bana izin verin, ben kaldırayım.”

Me’mun, bu uyarı üzerine kitabın yere düşmüş olduğunu fark etti ve onu alıp dizlerinin üstüne koydu.

4- Gücün yetmesi. Bu husus, hisbenin vacip olmasının şartıdır. Bu sebeple, gücü yetmeyen bir kimseye el ve dille hisbe yapmak vacip değildir. Böyle bir kimse, kalbinde kötülüğe karşı rahatsızlık, huzursuzluk ve nefret duymakla sorumluluktan kurtulur. Bu tepkiyi duymak iman varlığının tabiî ve asgarî sonucudur. Çünkü ALLAH Teâlâ’ya iman eden bir kimse, O’nun emirlerinin çiğnenmesinden zorunlu olarak rahatsız olur. Aynı şekilde, O’na itâat edilmesinden ve emirlerinin yerine getirilmesinden de mutluluk ve lezzet duyar.

Abdullah ıbni Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: “Kötülüklere karşı elinle cihad et; buna gücün yetmezse, hiç olmazsa yüzünü buruştur.”

Gücün yetmemesi iki türlüdür:

Birincisi, maddî yönden zayıf olmaktır.
ıkincisi ise, kaldıramayacağı bir zarara uğramak ihtimalidir.

ınsanlar, genellikle eleştirilmekten hoşlanmazlar. Bu yüzden, şöyle veya böyle bir tepki gösterirler. Fakat bazı tâği ve baği kimseler, kendilerini eleştirene büyük zararlar vermeye kalkarlar. Böyle bir ihtimal söz konusu ise, hisbe vacip değildir. Bu durumda yapılması gereken şey, kötülüğün yapılmasını görmemeye ve onunla ilgili haberleri duymamaya çalışmaktır. Bundan sakınmak mümkün olmadığı zaman da, gücün yetmesi hâlinde hicret etmek vaciptir.

5- Hisbe yapmanın az da olsa faydalı olması ihtimalinin bulunması. ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Öğüt vermek fayda verirse öğüt ver.” (A’lâ, 9) Böyle bir ihtimal hiç yoksa, hisbe yapmak vacip değildir. Ve eğer bununla birlikte zarar görmek veya hakarete uğramak da kuvvetle muhtemel ise, bu durumda hisbe yapmaya kalkışmak câiz değildir. Çünkü mümin, faydasız yere kendini zarara veya hakarete uğratmaktan sakınmakla mükelleftir.

Genellikle, hisbe, mümin olan kimselere fayda vermekten hâli değildir. Onun için ALLAH Teâlâ “Öğüt ver. Çünkü öğüt müminlere fayda verir.” (Zâriyât, 55) buyurmuştur. Fakat, kalpleri mühürlenmiş kimselere o hiç fayda vermez. ALLAH Teâlâ bunlar hakkında da şöyle buyurmuştur: “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için fark etmez. Onlar iman etmezler. ALLAH onların kalplerini mühürlemiştir.” (Bakara, 6, 7)

6- Hisbeyi riya ve gösteriş için yapmamak. Ebu Süleyman ed-Dârânî (ra) şöyle demiştir: “Benim de hazır bulunduğum bir mecliste Halife doğru olmayan bir söz söyledi. Ben onu bu sözüne karşı uyarmak istedim. Bundan dolayı beni öldüreceğini de biliyordum. Fakat beni düşündüren bu değildi. Ben, meclistekilerin bana takdirkâr gözlerle bakmalarından hoşlanıp riyaya girmekten korktum ve bu yüzden sustum.”

Dâvûd et-Tâî’ye, “Bir kimse olsa da şu devlet ricalinin karşısına çıkıp onlara emr-i maruf ve nehy-i münker yapsa!” demişler.

Dâvûd (ra), “Bir kimse bunu yapsa onun öldürülmesinden korkarım.” demiş. “Buna razı olsa ne olur?” demişler. Dâvûd, “O zaman da ben onun için gizli bir musibet olan riyadan korkarım.” demiştir.
Öldürülmek şeklinde de olsa, kendi şahsına gelen zararları göze alabilen bir kimse için hisbe yapmak müstehabtır. Çünkü Peygamberimiz, “Cihadın en üstünü, zâlim olan devlet erkânına karşı hak olan sözü söylemektir.” buyurmuştur.

Malumdur ki, hem devlet gücüne sahip, hem de zâlim olan kimseler, kendilerine hakkı söyleyene kızar ve şu veya bu şekilde ona zarar verirler. Buna rağmen, Peygamberimiz, bu kimselere karşı hakkı söylemeyi en üstün cihâd saymıştır.

7- Bir kötülüğü önlemeye çalışırken daha büyük bir kötülüğe yol açmamak. Bunun için, hisbeden evvel bunun muhtemel sonuçlarını düşünmek ve tartmak lâzımdır. Dinimize göre, bir kötülüğü defetmek için ondan daha küçük bir kötülüğe sebebiyet vermek câizdir; fakat ondan daha büyük bir kötülüğü davet etmek câiz değildir.

Hiç şüphe yoktur ki, kötülüklerin derecelerini tayin etmek ve hangi hareketin hangi sonuçları doğuracağını bilmek ilim ister. Bu sebeple, yeterli miktarda ilmi olmayan kimselerin gelişi güzel hisbe yapmaya kalkışmaları onlara sevaptan çok günah kazandırabilir. Çünkü bunların sebep oldukları zararlar, çoğu zaman gerçekleştirdiklerini zannettikleri yarardan çok fazla olur.

ılimsiz insan da güçsüz insan gibidir. Bu sebeple, ilimsiz insanın da hisbe yapma sorumluluğu yoktur. Onun sorumluluğu ilim öğrenmemesindedir. Kuvvetli olan zan ilim hükmündedir. Zayıf olan zan, vehim, vesvese ve kuruntular ise şer’î ölçüler değildirler.
Dinin kabul ettiği mazeretlerden dolayı hisbeyi terk etmek müdârâ’dır. Müdâra, yerine göre câiz veya vaciptir. Hiçbir mazeret bulunmadığı hâlde veya dine göre geçerli olmayan mazeretlerden dolayı bunu terk etmek ise müdâhenedir. Müdâhene haramdır.

ALLAH Teâlâ, vahyin ilk muhatabı olan peygamberimize şöyle buyurmuştur: “Müşrikler senin müdâhene etmeni (yani, onların küfür ve şirkini eleştirmemeni) temenni ederler. Sen bunu yaparsan onlar da sana karşı müdâhene ederler (seninle uğraşmaktan vazgeçerler). Fakat sen onların temennilerine uyma.” (Kalem, 9-10)

8- Tecessüs etmemek. Hisbe, ancak gözle görülen ve ortada olan kötülüklere karşı yapılır. Bu sebeple, açıkça görülmeyen ve ortada olmayan kötülükleri bulmak için tecessüs etmek, gizli tutulan hâlleri kurcalamak ve mahremiyetleri çiğnemek câiz değildir. ALLAH Teâlâ, “Casusluk etmeyin!” (Hucurât, 12) buyurmuştur. Peygamberimiz da aynı cümle ile casusluğu nehyetmiştir.

(Ancak devlet, gerekli gördüğü hâllerde suçlu şebekelerini ortaya çıkarmak için, bazı mahremiyetlere riâyet etmek şartıyla gizli araştırma yaptırabilir.)

9- Hisbeyi fiilen işlenmekte olan kötülüklere karşı yapmak. Önceden yapılmış veya bundan sonra yapılması muhtemel olan kötülüklere karşı hisbe yapılmaz.

(Bunlardan dolayı yalnızca devlet takibat yaptırıp suçluları cezalandırabilir. ıslâm’ın bazı günahlar için ön gördüğü had’ler da ancak devlet tarafından tatbik edilebilir. Devlet tatbik etmediği takdirde, bu günahların hesabı en büyük mahkeme olan ALLAH Teâlâ’nın mahkemesine kalır. O’nun mahkemesi ise, hem dünyada, hem de ahirette çalışır. Bu mahkemenin dünyadaki hükümleri musibetler ve acılardır, ahiretteki hükümleri ise ateşler ve azaplardır.)

10- Hak olan mezheplere mensup kimselere karşı farklı mezhep görüşlerinden dolayı hisbe yapmaya kalkışmamak. Bu sebeple, meselâ Hanefî mezhebinden olan bir kimsenin şafiî mezhebinden olan bir kimseyi veya bunun ötekini farklı mezhep görüş ve uygulamalarından dolayı eleştirmesi câiz değildir. Fakat Ehl-i Sünnet dışı mezhep ve ekol mensuplarının doğru olmayan inanç ve uygulamaları eleştirilir.

11- Bir yerde bid’at ve dalâletler genel kabul görmüş ve çoğunluğun tasvibini kazanmışsa, o yerde bu şeylere karşı hisbe yalnızca ve sadece iknâ edici aklî ve mantıkî delillerle yapılabilir. Çünkü böyle bir ortamda sertlik göstermek ve fiilî hareketlerde bulunmak umumî bir tepki uyandırır ve haklı olan muhtesib’i haksız durumuna düşürür; hatta bu yüzden dinin kendisi de türlü ithamlara maruz kalır. ıslâmî anlayışın hâkim olduğu bir ortamda ise, kötülüğü önlemek için uygun yerde sertlik de gösterilse, toplum bunu normal görür ve muhtesibe hak verir.

Hakların tahsil edilmesine vesile olan şâhidlik de bir çeşit hisbedir ve o da vaciptir. ALLAH Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “şâhidliği ketmetmeyin. Kim onu ketmederse, günahkâr olur. ALLAH, ne yaptığınızı bilendir.” (Bakara, 283)

Ancak, diğer hisbe çeşitlerinde olduğu gibi, şâhidlikte de gücün yetmesi ve yeterli bilginin bulunması şarttır. Çünkü, ıslâm dininde ifâsına gücün yetmediği mükellefiyet (teklif-i mâla yutak) yoktur, bilgisizce hareket etmek de yasaktır. Yalancı şâhidlik ise, hiçbir mazereti bulunmayan büyük bir günahtır. Peygamberimiz, bunun helâk edici yedi kebâir’den biri olduğunu bildirmiştir.

12- Hisbe, nasihat ve va’zı mümkün mertebe yumuşaklık ve güzellikle yapmak. Bir zat gayret ve hiddete gelip Halife el-Me’mun’a sertçe nasihat etmeye başlamıştı. Halife, ona şöyle dedi: “Ey adam! Yumuşak konuş. Bilirsin ki, ALLAH Teâlâ senden daha hayırlı birisini (Hz. Musa’yı) benden daha kötü birisine (Firavun’a) uyarıcı olarak gönderdiği zaman, kendisine şu emri vermiştir: ‘Ona yumuşak söz söyle. Umulur ki, aklını kullanır da kendine gelir.’ (Tâhâ, 44)”

Bazı kimseler, nasihat ve uyarılarda kızmayı din gayreti sayarlar. Bu doğru olsa bile, acemice ve faydasız bir gayrettir. Çünkü kızmak kötülüğü daha da derinleştirecekse, bu gayretin dine ne faydası vardır. Onun için, asıl din gayreti kızmakta değil, samimiyette, ihlasta, sonuç almanın icap ve gereklerine uymakta ve sonuç alıncaya kadar çalışmayı sürdürmekte ve sabırlı davranmaktadır. Çünkü sabır koruğu helva hâline getirir.

Hak söz ilaç gibi şifa verici, fakat acıdır. Bu sebeple, yapılması gereken şey, sertlik ve kızgınlıkla onu daha da acılaştırmak değil, yumuşak üslup ve güzel huyla tatlandırmaktır.

13- Kişilere yönelik uyarı ve nasihati, mümkün mertebe gizlilik içinde ve başbaşa yapmak. Çünkü çoğu insanlar, açıkça yapılan uyarı, eleştiri ve nasihati izzet-i nefis meselesi hâline getirir ve onu kendilerine yapılmış bir hakaret gibi telakki ederler. Bu yüzden de, onu dinlemek ve kabul etmek yerine, kendilerini savunmaya kalkar ve bile bile haksızlıklarını haklı göstermeye çalışırlar. Bu suretle yeni bir günah daha (günahı savunma günahını da) kazanmış olurlar. Bu ikinci günahı işlemelerine sebep de, uyarıyı uygunsuz bir vaziyette yapan kimse olmuş olur.

Fudayl ıbni ıyâd’a, gıybet ve dedikodu mahiyetinde, “Falan âlim, sultanın hediyesini kabul etmiştir.” demişler. Fudayl, “O, hak ettiğinden daha az almıştır.” diye cevap vermiş. Fakat, dedikoducuları savdıktan sonra o âlimle buluşmuş ve gizlilik içinde onu uyarıp bir zâlimin hediyesini kabul etmekle takvaya aykırı hareket ettiğini ve kötü örnek oluşturduğunu söylemiştir.

14- ınsanlardan bir çıkar beklememek ve onların takdir ve övmelerine talip olmamak. Çünkü hisbe, bu beklentilerin tam aksi olan sonuçlar verir. O, çıkarları bozar, takdirleri de tenkidlere ve kötülemelere çevirir.
Tevrat’ta şöyle denildiği rivayet edilmiştir: “Kişi hisbe yaptığı zaman, çevresindekiler onu sevmezler.”

Seleften bir zat, oğullarına şu vasiyeti yapmıştır:
“ıyiliği emredip kötülüğü nehyettiğiniz zaman, gelecek tepkilere hazırlıklı olun ve ALLAH Teâlâ’nın size vereceği sevabı düşünün. Bu size moral ve dayanma gücü kazandırır. Kur’ân-ı Kerim’de nakledildiği üzere, Lokman Hekim oğluna şu nasihatte bulunmuştur: “Yavrum! Namaz kıl, emr-i maruf ve nehy-i münker yap, bundan dolayı başına gelene de sabret. Çünkü bu olması gereken şeydir.” (Lokman, 17)

Hz. Ali (ra), Hz. Ömer (ra) için şunu söylemiştir: “ALLAH Ömer’e yardımcı olsun. O, acı da olsa yalnızca hakkı söyler. Hakkı söylemek, onu dostu olmayan bir adam hâline getirmiştir.”

Vaktiyle bir zat, evinde bir kedi beslermiş; civardaki bir kasap da ona bunun için parasız kemik verirmiş. Bu zat bir gün kasabın bir hatasına muttali olmuş ve onu uyarmak istemiş. Fakat bundan önce eve gelmiş ve kediyi evden çıkarıp kovmuş. Ondan sonra dönüp gerekli uyarıyı yapmış. Kasap, kızmış ve, “Artık sana kemik vermeyeceğim!” demiş. O zat da tebessüm ederek, “Zaten buna hacet kalmadı. Çünkü ben kediyi kovdum.” demiştir.

Çıkar ilişkisi veya ümidi hisbenin önünde büyük bir engeldir. Bu engel, ancak insanlardan ümid kesip ALLAH Teâlâ’nın rahmetine inanmak ve O’nun rızasına talip olmakla yıkılabilir.

Alintidir…