EMR-İ MA’RUF NEHY-İ MÜNKER – (Genel Bakış)
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker yani iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma, içinde yaşanılan asrın şartlarına göre yapılış keyfiyeti farklılık arz etse de, inanan insanların ifa ve icra etmesi gereken bir vecibe ve ilkedir. Emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i anil münkere günümüzde her devirden daha çok ihtiyaç olduğu ortadadır. Bu hususta ne kadar çalışma yapılsa yerindedir.
Her ne kadar bu konuda yazılan mezkur eserler ve çalışmalar karşısında bizim bu konuya temasımız ilam-ı malum kabilinden sayılsa da çam sakızı çoban armağanı nev’inden ve önemine binaen bu konuda bir makale yazmayı uygun bulduk. Ancak oldukça geniş olan bu konuyu bütün detaylarıyla ele alacak değiliz. Biz burada sadece emir ve nehyin sözlük ve terim anlamlarına, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin dindeki yerine, önemine, ihmalinde başımıza gelebilecek kötü sonuçlara temas etmeye çalışacağız.
Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Dindeki Yeri
Dinde önemli bir yer ihraz eden emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz olduğu hususunda âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü Kitap, Sünnet ve icmadan oluşan deliller, bu görevin farz olduğunu teyit eder. Meselâ Kur’ân-ı Kerim’in bir âyetinde şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân, 3/104)
Bir başka âyette de şöyle buyrulmaktadır:
“(Lokman oğluna nasihat ederken dedi ki): Evlâdım, namazı hakkıyla ifa et, iyiliği yay, kötülüğü de önlemeye çalış ve başına gelen sıkıntılara sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokman, 31/17)
Hazreti Peygamber’in “Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir kötülük görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. (El ile düzeltme yetkisi devletin yetkisi içindedir. Yoksa herkes eliyle düzeltmeye kalkarsa kaos olur.) Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu kadarı da imanın en zayıf mertebesidir.” hadisiyle, iyiliği yayıp kötülüğü önlemeye çalışmanın önemine dâir zikretmiş olduğumuz “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir” hadisi ve daha başka hadisler de mezkûr âyetlerin hükümlerini teyit etmektedir.
İcmâa gelince, İslâm’ın ilk asrında ve müteâkip asırlarda gelen bütün âlimler, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri dinin temel prensiplerinden saymışlar, tavsiye etmişler ve bu görevi ifa etmeyeni kınamışlardır.
Farz olduğu Kitap, Sünnet ve icmâ ile sübut bulan bu ilkenin farz-ı ayn veya farz-ı kifâye olduğu hususunda âlimler ihtilâf etmişlerdir. Bu ihtilâf, âlimlerin âyetlerde geçen bazı lafızları farklı yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Bir gruba göre emr-i bi’l-ma’ruf ve nehyi ani’l-münker farz-ı kifâyedir. Cenaze namazında olduğu gibi bir kısım insanların bu görevi ifa etmesiyle diğerlerinin üzerinden sorumluluk düşer.
Âlimlerden bazısına göre ise bu görevi insanlardan bir kısmının yerine getirmesiyle diğer insanlardan sorumluluk düşmez.
Bu her iki grubun da ileri sürdükleri bazı deliller vardır. Cumhurun görüşü, bu görevin farz-ı kifâye olduğu yönündedir. Böyle de olsa İslâm ümmetinden bir grubun bu görevi mutlaka yerine getirmesi gerekir. Ancak bu sayede müslümanlar arasında öğütleşme, birbirlerini aydınlatma ve irşat etme gibi önemli hususlar gerçekleşir ve yine bu sayede İslâm toplumunda bir bütünlük meydana gelir. Toplum; günah, bozgunculuk ve kötülüklerden temizlenir. Bu görevin yerine getirilmemesi durumunda ise, ne ibâdetler korunabilir, ne hükümler uygulanabilir ve ne de muâmelâtta dinin hâkimiyeti söz konusu olabilir.
Her ne kadar cumhur, Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin farz-ı kifâye olduğu yönünde görüş belirtmiş ise de, Bediuzzaman Said Nursi Hazretlerine göre günümüzde bu önemli vazife farz-ı ayndır. Onun “Şehit velidir. Cihad farz-ı kifaye iken farz-ı ayn olmuştur. Belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir” (Nursi, Hutbe-i Şamiye, 1960, s. 130) şeklindeki ifadesi, bu görevin farz-ı ayn olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.
Cihadın en önemli kısmı emri bil-ma’ruf nehy-i ani’l-münkerdir. Bediüzzaman bu görevin önceden farz-ı kifaye olduğunu ifade ediyor ama içinde yaşadığımız şartlarda bunun farz-ı ayın olması gerektiğine dikkat çekiyor.
“Bu vazife her ne kadar ‘müeyyidat’tan sayılmışsa da, günümüzde kazandığı farzlar ötesi farz keyfiyetiyle, her mü’mine terettüp etmektedir” (M. Fethullah Gülen, İnancın Gölgesinde, 2: 197) diyen M. Fethullah Gülen Hocaefendi de hem bu vazifenin farz-ı ayn olması noktasında Bediüzzaman ile aynı görüşü paylaşmakta hem de Bediüzzaman’ın “muzaaf bir farz-ı ayn” şeklindeki ifadesiyle Hocaefendi’nin “farzlar ötesi farz” sözü aynı hakikatın farklı şekillerde seslendirilmesinden ibarettir.
Her iki İslâm âliminin günümüz şartlarını dikkate alarak emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin farz-ı ayn olduğuna dair görüşleri oldukça isabetli ve manidardır. Zira bu asırda birçok meselenin yanı sıra bu kudsi görev çok ihmale uğramış ve nemelâzımcılık oldukça yaygın hale gelmiştir. Eskilerin ifadesiyle ateş bacayı sarmakla kalmamış, ateş paçayı sarmıştır. Öyle ki, aynı anne ve babadan olma iki kardeşten birinin gayet dindar olmasına karşın, diğerinin alabildiğine dinden uzak veya ateist olduğu, bilinen gerçekler arasındadır. Bu nedenledir ki, özellikle günümüzde farz-ı ayn derecesine çıkan bu görevi inanan her insanın yerine getirmesi gerekmektedir. Bu hususta az-çok, büyük-küçük demeden herkes ne biliyorsa onu başkalarına aktarmakla yükümlüdür.
Bu görevin sadece fertlere ait olmadığını, devletin de bu görevi icra ve ifa ile yükümlü olduğunu, bunu yaparken de bu görevin usul ve adabına riayet edilmesi ve dayatmalara yer verilmemesi gerektiğini belirten M. Fethullah Gülen Hocaefendi, sözlerini şu ifadelerle sürdürür:
“Fakat, bir dönemde devlet boyunduruğu yere koyarsa, i’lâ-yı kelimetullah vazifesini eda etmezse, o zaman her fert o vazifeden sorumlu olur; o vazife, bir farz-ı ayn hâline gelir. Hatta, devlet birkaç müessesesiyle o vazifenin kıyısından köşesinden tutsa bile onun hakkı tam verilemiyorsa, o zaman da bir seferberlik ânı gibi o vazife herkese terettüp eder. Mesela, günümüzde olduğu gibi, din terörle beraber zikredilir olmuşsa, din adına canlı bombalar patlatılıyor ve böylece İslâm’ın dırahşan çehresi karartılıyorsa.. din bombaların, cinayetlerin gölgesinde anlatılıyor ve dolayısıyla terörle müşterek mütâlâa ediliyorsa.. -Onun tertemiz yüzünü kana bulayanlar yerin dibine batsın.- böyle bir dönemde, doğruyu doğru üslupla ve meşru yollarla anlatmak farz-ı ayn gibi olur” (Gülen, Ümit Burcu, 151).
Emr-i bi’l-Ma’ruf ve Nehy-i ani’l-Münkerin Önemi
Dinin payandası, umdesi, direği, en hayati dinamiklerinden biri olarak nitelendirebileceğimiz iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma mânâsını ifade eden emr-i bi’lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, fonksiyonu itibarıyla dinde önemli bir yer ihraz etmektedir. O, İslâm medeniyetinin kurulmasında önemli temel ilkelerden biri olma özelliğini taşıdığı gibi, onsuz İslâm şeriatının varlığını sürdüremeyeceği bir ilkedir aynı zamanda. Yine onsuz namaz, oruç, zekat, hac ve benzeri ibadetlerin icra ve ifası söz konusu olamaz. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin böylesine hayati bir öneme sahip olduğunda İslâm ümmeti içinde ittifak vardır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat bu vazifeyi yerine getirilmesi gereken bir farz olarak kabul etmiş hatta Mutezile bunu usul-i hamseden/beş temel esastan saymıştır.
Allah’ın seçkin kulları olan peygamberlerin bu görev ile gönderilmiş olmaları, özellikle de Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın, insanlığın şeref tablosu Hazreti Muhammed’i tavsif ederken “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıfları yazılı o elçiye, o ümmî Peygambere tâbi olurlar. O Peygamber ki kendilerine meşru şeyleri emreder, kötülükleri yasaklar.” (A’raf, 7/157) demek suretiyle O’nun en önemli vasıflarından birinin ümmîliği yani ilâhî emirlerin yorumunda zihnî müktesebat ve yabancı malumatın konuyu bulandırmaması, ayrı bir renk ve kalıba ifrağ etmemesi, diğeri de iyiliğe davet etmesi ve kötülüğü önlemeye çalışması olduğunu beyan buyurması, yine bu ilkenin önemini ortaya koymaktadır.
Gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinde emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden ve bunun öneminden söz eden birçok nass vardır.
Mesela Kur’ân’da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız; çünkü Allah’a inanırsınız.” (Âl-i İmran, 3/110)
Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede Hazreti Muhammed’in ümmetinin en hayırlı ümmet olduğu belirtilmektedir. Ancak bu hayriyyet/hayırlı olma vasfı belli şartlara bağlanmıştır. Bu şartlardan birincisi iyiliği yaymaları, ikincisi kötülüğü önlemeye çalışmaları, üçüncüsü ise Allah’a inanmış olmalarıdır. Bunun mefhum-i muhalifine baktığımızda ortaya şu sonuç çıkar: Bu şartları haiz olmayan ümmet-i Muhammed, hayırlı ümmet olma vasfıyla nitelendirilemez. Nitekim Hazreti Ömer’in bir keresinde haccederken bazı insanların hoş olmayan hareketleri karşısında “Siz insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz” ayetini okuduktan sonra söylemiş olduğu şu sözleri bu gerçeği teyit etmektedir: “Kimin bu ümmetten olmak hoşuna gidiyorsa Allah’ın bu ümmet için buyurduğu şartları yerine getirsin”
Eğer ümmet-i Muhammed bu vasfın devamlı ve kalıcı olmasını, kesintiye uğramamasını istiyorsa mezkur şartları yerine getirmesi gerekir. Bu vasfın devamlılığı demek, ümmet kendi inandığı değerlerine sahip çıkmış ve muhafaza etmiş demektir. Ümmeti ümmet yapan ve ona değer kazandıran ve milletler arası muvazenede değerler üstü değer kazandıran özellik budur.
Ayette emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin iman esasından önce zikredilmesinin mutlaka bir nüktesi ve hikmeti vardır. Ümmetin hayırlı olması emr-i bi’l-ma’rufu yerine getirmeye bağlıdır. O da imanla çok yakından alakalıdır.
Kur’ân-ı Kerim’de bu görevin önemini belirten daha pek çok âyet vardır. Ancak biz bunlardan son olarak şu âyet-i kerimeyi zikrettikten sonra Hazreti Peygamber’in bu konunun önemiyle ilgili hadislerinden söz edeceğiz. Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Sizi gayet acı bir azaptan kurtaracak, üstelik çok kârlı bir ticaret sağlayacak bir iş bildireyim mi? İşte: Allah’a ve Resûlüne inanır, Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla mücahede edersiniz. Eğer bilseniz bu sizin için çok hayırlıdır.” (Saf, 61/10-11)
Bu âyette her ne kadar iyiliği yayma ve kötülüğü önlemeye çalışma zikredilmiyorsa da, bu görevin yerine getirilmesinin cihadların en büyüğü olduğu hadislerde çokça geçmektedir. Dolayısıyla bu âyetin konunun önemini anlatma bakımından önemli bir delil olduğu aşikardır.
Hazreti Peygamberin emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’lmünkerin önemiyle ilgili çok hadisleri vardır. Meselâ o, bir hadisinde şöyle buyurur:
“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a kasem olsun, ya iyiliği yayar ve kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizi, el-Câmiu’s-Sahih, 4: 468)
Bir başka hadis:
“Küçüğüne merhamet etmeyen, büyüğüne saygı göstermeyen, iyiliği yaymayan ve kötülüğü önlemeye çalışmayan bizden değildir.” (Tirmizi, 4: 322)
Bu Vazifenin İhmali ve Kötü Sonuçları
Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerin terkedilmesiyle ümmetlerin başına çeşitli musibet ve belâlar gelebilir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:
a. Umûmî Azap
Bir toplumda günahlar yaygın hale gelir, ülke sathında bozgunculuk, vurgunculuk ve talan kol gezer de o toplum içinde yaşayan iyi ve dürüst insanlar direnç göstermez, her türlü kötülüğün karşısında durmazsa, yüce Allah, kendi katından, kötülerle birlikte iyileri de içine alacak olan bir azap veya musibet gönderir. Nitekim Yüce Allah, Kur’ân’da şöyle buyurur:
“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, hepinize şâmil olur. Biliniz ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25)
Zeyneb bint-i Cahş (radıyallahu anh) Allah Resulü’ne: “Ya Resûlallah, içimizde iyi kimseler olduğu halde biz helâk olur muyuz?” diye sorması üzerine Allah Resulü: “Evet, kötülükler ve açıktan açığa günahlar işlendiği zaman (hepiniz birlikte helak olursunuz) “ buyurdu.” (Buhari, 3: 1221; 3: 1317).
Hazreti Peygamber bir hadislerinde de şöyle buyurur:
“İçlerinde kötülükler işlenen bir toplum, bu kötülükleri bertaraf edecek güçte olduğu halde seyirci kalır, müdahale etmezse, Allah’ın hepsini saran umumi bir bela göndermesi yakındır.” (Ebu Davud es-Sünen, 4: 510).
Ayet ve hadislerden anlaşıldığına göre sözü edilen “toplumsal fitne” veya “toplumsal bela”, sadece kötülüğü yapan bireyleri değil, bunlara seyirci kalan iyi kimseleri de içine alır. Burada izahı gerektiren önemli bir husus vardır ki o da şudur: Şayet iyi kimseler, kötülük yapan bireyleri kontrol altına alır, kötülüklerinin yayılmasına engel olurlarsa, gelecek bela veya fitne sadece kötülerle sınırlı kalır. Ancak kötülüğü yapanlar toplumun değer yargılarını hiçe sayarak günahları açıktan işlerler, toplum da bunları baskı altında tutacak güçten uzak ve zaaf içerisinde olursa, işte o zaman fitne iyilerin de içinde bulunduğu bütün bir toplumu içine alır.
b. İyilerin Dualarının Kabul Edilmemesi
İnsanlar emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri yerine getirmezler, zalimi zulmünden alıkoymazlarsa, Allah onları, dualarını kabul etmeme gibi bir ceza ile cezalandırır. Bu hususta Hazreti Peygamber şöyle buyurur:
“Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a kasem olsun, ya iyiliği yayar ve kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah’ın katından umumî bir belâ göndermesi yakındır. O zaman yalvar yakar olursunuz da duanız kabul edilmez.” (Tirmizî, 4: 468).
Ashabdan Ebu’d-Derda’nın da şöyle söylediği rivayet edilir:
“Ya iyiliği yayar, kötülüğü önlemeye çalışırsınız veya Allah size öyle bir zalim idareci musallat eder ki, ne büyüğünüze saygı, ne de küçüğünüze sevgi gösterir. Ayrıca sizin en iyileriniz onun aleyhinde dua ederler de duaları kabul edilmez. Ve siz Allah’tan yardım dilersiniz size yardım edilmez; O’ndan yarlığanma talebinde bulunursunuz sizi yarlığamaz.” (Gazali, İhya, 2: 311).
c. Lanete müstahak olma
Bu görevin ifa edilmemesi sonucunda maruz kalınan azaplardan biri de lânete müskahak olma, yani Allah’ın rahmetinden uzak kalma şeklindedir. Geçmişte İsrâiloğullarının böyle bir azaba maruz kaldığı bir gerçektir. Onların bu durumunu Peygamber Efendimiz şöyle belirtir:
“İsrailoğullarında ilk meydana gelen zaaf şuydu; onlardan biri kötülük yapan birine rastladığında: Ey adam Allah’tan kork ve yaptığın işi bırak çünkü bunu yapman sana helal değildir, derdi. Fakat ertesi gün tekrar onunla karşılaştığında bu durum onu beraber yemek, içmek ve oturmaktan alıkoymazdı, onlar böyle yaptıkları için Allah, onların kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Peygamberimiz Kur’ân’dan şu ayetleri okudu. “İsrailoğullarından küfre sapanlar hem Davud’un, hem de Meryem oğlu İsa’nın lisanı ile lanetlendiler. Bunun sebebi onların isyan etmeleri ve taşkınlık edip haddi aşmaları idi. Onlar kötülük yaptıkları zaman, birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları! Onlardan çoğunun kafirleri veli edindiklerini görürsün. Bu iş ki bizzat kendileri yapmış ve üzerlerine Allah’ın hışmını çekmiştir, ne kötü bir davranıştır! Onlar cehennem azabında devamlı kalacaklardır. Eğer Allah’a, Peygambere ve ona indirilen vahye imanları olsaydı, kafirleri veli edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Maide, 5/78-81). Arkasından sözlerini şöyle bağladı. “Allah’a yemin olsun ki, siz iyiliği emredecek kötülüğe engel olacaksınız. Zalimin elini tutup zulüm etmesine engel olacaksınız ve siz onu doğru yola geri çevirene kadar mücadele edeceksiniz.” (Ebu Davud, 4: 508).
Yukarıdaki hadis ve hadis içerisinde geçen ayet-i kerimeden anlaşıldığına göre İsrailoğullarının lanete müstahak olmalarının sebepleri şunlardır:
1. İsyan etmeleri ve taşkınlık yapıp haddi aşmaları,
2. Birbirlerini kötülükten alıkoymamaları,
3. Bugün başkasının yaptığı kötülükleri kınadıkları halde ertesi günü aynı kötülüğü birlikte yapmaları,
4. İnkarcıları kendilerine dost edinmeleridir.
Her ne kadar örnek olarak İsrailoğulları zikre konu edilmiş olsa bile, bu dört olumsuz vasfa sahip olan toplumlar günümüzde de aynı cezayı hak edecekler demektir. Zira bu, “sünnetullah” denen her dönemde cari Allah’ın kanunudur. Bütün bu kötü tavır ve eylemlerden uzak kalmanın, lanete maruz kalmamanın yolu emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerden geçmektedir ki, hadisin sonu buna dikkat çekmektedir.
d. Aralarında Fitnelerin Zuhuru
Sözlükte denemek, imtihana tâbi tutmak, sınamak, maddi ve manevi sıkıntı, bela, musibet, üzüntü gibi anlamların yanı sıra tefrika, kargaşa, ihtilaf, küfür, azgınlık, sapıklık, günah ve buna benzer daha birçok anlamları içeren fitne, Hazreti Adem’den Efendimiz Hazreti Muhammed (sallallahu aleyi ve sellem)’e kadar her çeşidiyle insanlığın maruz kaldığı, ondan sonra da kıyametin kopacağı ana kadar maruz kalacağı bir hakikattir. Bu nedenledir ki Efendimiz (sallallahu aleyi ve sellem) pek çok hadisleriyle ümmetini fitne konusunda uyarmıştır.
Burada şunu belirtmeliyiz ki, hadiste geldiği üzere Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyi ve sellem) Yüce Allah’tan bazı isteklerde bulundu. Yüce Allah bunlardan üçünü kabul etti ve bir tanesini kabul etmedi. Kabul edilmeyen bu istek, ümmeti arasında fitnelerin yani sosyal çalkantıların ve birbirine düşme gibi birtakım fitnelerin vuku bulmasına dair idi (Bkz. Müslim, es-Sahih, IV, 2216). Efendimiz’in bu son isteğinin kabul edilmemesinin sebebi, bu işin tamamen insan iradesine dayalı bir husus olmasından kaynaklanmaktadır. İnsanlar bu fitneyi ortadan kaldırmak için ellerinden geldiği kadar çaba ve gayret gösterecekler, karşılaştıkları zorluklara göğüs gerecekler, asla yılmayacaklar ve iradelerinin hakkını vereceklerdir. Daha açığı emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ifadan bir lahza uzak kalmayacaklardır. Buna gücü yetmeyenler, her şeyden önce fitnelere karışmayacaklar, dillerini tutacaklar, fitneye vesile olacak her türlü girişimden uzak duracaklar, ellerini Rahman’a açarak dua dua yalvaracaklardır. Peygamber Efendimiz’den bu anlamları içeren birçok hadis rivayet edilmiştir. Günümüzde teknik ve teknolojiyi ve iletişim vasıtalarını da kullanarak hem elle, hem dille, hem de yazıyla emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunma imkanı mevcuttur. Bir köşeye çekilip de bu ulvi vazifeden uzak kalma gibi bir ortam söz konusu değildir.
e. Mânevî Yok Oluş Azabı
Kur’ân-ı Kerim ve dinler tarihine bakıldığında emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri ifa etmeyen ümmetlerin maddî veya fizikî yok oluşla karşı karşıya kaldıkları görülür. Ancak Hazreti Peygamber’in duası sonucu Allah bu ümmeti tamamen yeryüzünden silinme gibi bir azaba maruz bırakmamış ve bırakmayacaktır. Ne var ki, bunun yerini mânevî yok oluş almış ve alacaktır.
Bunun anlamı şudur: Ümmet-i Muhammed, maddî yok oluşa sebep oluşturacak günahları işleseler de hayatta kalacaklar, tamamen yok olma gibi bir azapla karşılaşmayacaklardır. Bununla birlikte sayıları, malları, servetleri ve her türlü dünyevî imkânları bol olduğu halde, hem Allah katında hem de diğer milletler arasında herhangi bir ağırlığa sahip olmayacaklardır. Düşmanları onlardan korkmadıkları gibi, dostlarından da saygı görmeyeceklerdir. Dünya çapında alınan kararlarda kimse onları dikkate almayacak, yeniden şekillenen dünya muvâzenesinde değil onların gözleri içine bakmak, umursanmayacaklar bile. Dolayısıyla sözü hep başkaları söyleyecek, turrayı başkaları basacak ve hükmü de başkaları verecektir. Müslümanların dünya muvazenesinde hak ettikleri yerden çok aşağılarda bulunmalarının en önemli sebeplerinden biri bu olsa gerektir.
Acaba Kur’ân gibi bir Kitab’a, İslâm gibi bir dine ve Hazreti Muhammed gibi bir peygambere sahip olan böyle bir ümmet için bundan daha büyük bir azap olabilir mi?
Allah’ım! Bizi emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker hakikatine uyar ve bu şuurla aşk ve şevkle bu görevi yapmayı nasip et.
Bu yazı Yeni Ümit Dergisi internet sitesinden alınmıştır.
http://www.yeniumit.com.tr
Sayı : 75 Ocak-Şubat-Mart 2007
SORU ve CEVAP “EMR-İ MA’RUF NEHY-İ MÜNKER”
Emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker nedir, kimlere ve nasıl yapılmalıdır?
Doç.Dr. Şadi EREN
İslam toplumu dahilinde yapılacak cihatla, dışa karşı yapılacak cihad, elbette farklı olacaktır. Dışa karşı, gerekirse sıcak savaş yapılır, zulme engel olunur. Dahilde ise, müspet bir şekilde din tebliğ edilir, kötülüklere karşı mücadele edilir(1). Buna, emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker denilir. Yani, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak. Şu ayet, ümmet içinde bunu yapacak bir topluluğun bulunmasını gerekli kılar:
” İçinizden, insanları hayra çağıracak iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun…” (Al-i İmran Sûresi,104) Böyle bir topluluk, toplumun manevi asayiş muhafızları olacaktır. Nasıl ki, maddi asayiş için emniyet teşkilatı görev yapar; hastalıkların tedavisinde sağlık bakanlığı mensupları çalışır; onun gibi, ülkenin manevi asayişi ve manevi yaralarının tedavisi için de böyle bir topluluk gayret gösterecektir.
Resulullah, şu ifadeleriyle emr-i bil-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker’in önemini vurgular: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder kötülüğe engel olursunuz, ya da, Allah, yakında umumi bir bela verir. O zaman dua edersiniz, fakat duanız kabul olmaz.” (2)
İyiliği emir, kötülükten sakındırmayı kendine şiar edinen bir toplum; sağlam, dengeli, kuvvetli bir birlik meydana getirir, “fazilet toplumu” olur. Böyle bir toplumda, zararlı akımlar boy gösteremez, yangınlar seyredilmez, yavru yılanların, birer kobra haline gelmesine göz yumulmaz. Kamu vicdanı, duyarlı olur…
Allah yoluna davet, muhatapların durumuna göre farklı metotlar gerektirir. Şu ayette, buna dikkat çekilmiştir:
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel bir şekilde mücadele et” (Nahl Sûresi,125)
İlim sahibi zatlar kesin delillerle, avamdan olan insanlar, güzel öğütlerle Allah’ın dinine davet edilirler. Dine muhalif inatçı kimselerle ise, en güzel bir şekilde mücadele yapılır. (3)
Ehl-i kitapla yapılacak mücadelede de, ” en güzel bir şekilde mücadele” metodu emredilmiştir:
“ Ehl-i kitapla , zalim olanlar dışında, en güzel bir şekilde mücadele ediniz “Biz, hem bize indirilene, hem de size indirilene iman ettik. Bizim de, sizin de İlahınız birdir. Biz, ancak ona teslim olan kimseleriz” deyiniz…”( Ankebut Sûresi,46)
Görüldüğü gibi, ayette ehl-i Kitap iki kısma ayrılmıştır:
1- Zalim olanlar.
2-Söz dinleyenler.
” En güzel bir şekilde mücadele”, onların sözden anlayanlarıyla yapılması gereken bir mücadeledir. Mesela, muhataba yüklenmeden, onu kınamadan, ayıplamadan anlatmak.. Ta ki muhatap insafa gelsin, tebliğcinin gayesinin kendisini hakka ulaştırmak olduğunu hissetsin. Zira, muhatabın kibir ve inadı, ancak yumuşak muameleyle aşılabilir. (4)
“Ben İlahım” diyen Firavun’a, hakkı anlatmak için giden Hz.Musa ve Harun’a Cenab-ı Hakk’ın “Ona kavl-i leyyinle (yumuşak bir dille) anlatın. Olur ki, öğüt alır veya korkar” (Taha Sûresi,43-44) buyurması meselemiz noktasından düşündürücüdür.
Nitekim, günümüzde Avrupa’da çeşitli sebeplerle bulunan müslümanların, Hıristiyanlarla müspet bir diyalog içine girmeleri, pek çok Hıristiyan’ın, İslam’a girmesine vesile olmuştur. Bu gün Avrupa’daki Hıristiyan asıllı müslümanların sayısı yüz binlercedir. Eskiden kılıçla ancak Viyana önlerine kadar varılmışken, bugün tebliğ hareketleri sayesinde İslamiyet Avrupa’nın hemen her yerine ulaşılmıştır.
Bediüzzaman, Kur’an’ın “ehl-i kitap” ifadesinin günümüzde ” ehl-i mektebi” yani ilim tahsil eden kesimi de içine aldığını söyler. (5) Son yıllarda memleketimizde görülen karşılıklı diyalog ortamı, daha önce din düşmanı olan nice ehl-i mektebin, İslam’a teslim olmalarını sağlamıştır. Zira, “medenilere galebe çalmak ikna iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi, icbar ile değildir.” (6)
“Dinde zorlama yoktur” (Bakara Sûresi, 256) ayeti, mühim bir gerçeği bildirir. Kimse zorla Müslüman yapılamaz. Fakat, dinde tebliğ vardır, dinin hakikatlerinin anlatılması vardır. Kendisine hak din tebliğ edilen kimse, kabul etmekte veya etmemekte serbesttir.
Kaynaklar:
1-Bkz. Nursi, Emirdağ Lahikası, s., 481-482
2-Tirmizi, Fiten, 9
3-Razi, XX,138-139; Beydavi, I, 561
4-Kutub, IV, 2202
5-Nursi, Sözler, s., 378 – 379
6-Nursi, Hutbe-i Şamiye, s., 88
Emr-i maruf nehy-i münker nedir
Sual: Emr-i maruf ve nehy-i münkeri kimler, nasıl yapabilirler? Kimlere yapabilir? Ne zaman farz olur, ne zaman caiz olmaz?
CEVAP
Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker, farz-ı kifayedir. Maruf, dinimizin emrettiği hususlardır. Münker ise, dinimizin yasakladığı, yani Allahü teâlânın razı olmadığı işlerdir.
Emr-i maruf çok mühimdir. Emr-i maruf yapılmazsa, ilim yok olur. Cehalet ve sapıklık yayılır. Fitne her tarafı kaplar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlânın yeryüzünde şehitlerden üstün mücahidleri vardır. Bunlar, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlardır.) [İ. Gazali]
Böyle mühim olan emr-i marufun bazı şartları vardır. Mesela emr-i maruf yapan, aynı kötülükleri kendisi işlememelidir. İşlerse sözü tesirli olmaz. Kur’an-ı kerimde mealen, (İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?) buyuruluyor. [Bekara 44]
O halde emr-i maruf yapan, ilmi ile amil olmalıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İsra gecesinde, ateşten makaslarla dudakları kesilen insanlar gördüm. Kim olduklarını sordum. Onlar da “İyilikle emreder kendimiz yapmazdık. Kötülükten nehyeder; fakat kendimiz sakınmazdık” diye cevap verdiler.) [İbni Hibban]
(Emr-i maruf ve nehy-i münkeri, rıfk ve hilm sahibi fakihler yapar.) [İ.Gazali]
Emr-i maruf çok mühim olduğu için, insan, kendisi her iyiliği yapamazsa ve her kötülükten kaçamazsa da, gücü yetiyorsa, emr-i marufta bulunması gerekir. Hazret-i Enes, (Ya Resulallah, tamamen yapamadığımız bir şeyi emretmeyelim mi? Kendimiz tamamen sakınamadığımız bir şeyi nehy etmeyelim mi?) diye sual edince, Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Her ne kadar iyiliğin hepsini yapamasanız ve her ne kadar kötülükten sakınamasanız da, emr-i maruf ve nehy-i münker yapınız!) [İ. Gazali]
Abdülgani Nablusi hazretleri buyuruyor ki:
(Söz ve yazı ile emr-i maruf âlimlerin vazifesidir. Kalb ile, dua ederek günah işleyene mani olmaya çalışmak da her müminin vazifesidir. El ile müdahale ise devletin vazifesidir.) [Hadika]
Faydası olmayacağı ve zarar geleceği bilindiği halde, her günah işleyene emr-i maruf yapmaya kalkmak doğru değildir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, kıyamet günü, bir kuluna, günah işleyeni gördüğü zaman niçin engel olmadığını soracak, o kimse de, “Onun zararından, düşmanlığından korktum, senin af ve mağfiretine güvendim” diyecek [ve mazur görülecek]tir.) [İbni Mace]
Emr-i maruf farzdır
Sual: İmam-ı Rabbani, (Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker Peygamber efendimizin sünnetinden, belki İslamiyet’in vaciblerinden ve farzlarındandır) diyor. Emr-i maruf sünnet mi, vacib mi, farz mı?
CEVAP
Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker farzdır. Farz-ı ayn değil, farz-ı kifayedir. Yani, herkese farz değil, gücü yetene farzdır. Her gücü yetene de farz değildir. Bir yerde, bu işi yapanlar varsa, diğerlerine farz olmaz. Çünkü Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(İçinizde, hayra çağıran, marufu emreden ve münkeri nehyeden bir topluluk bulunsun. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerdir.) [Âl-i İmran 104]
Maruf, dinimizin emrettiği hususlardır. Münker ise, dinimizin yasakladığı, yani Allahü teâlânın razı olmadığı işlerdir.
Belki kelimesi her zaman ihtimal manasında değildir. Bazen elbette öyle demektir, kesinlik ifade eder.
Vacib de, yalnız kullanıldığı zaman genelde farzdır, şarttır anlamındadır. Mesela bu işi yapmak vacibdir demek şarttır, farzdır demektir. Farz ve vacib denilince, o zaman farz ile sünnet arasındaki hüküm anlaşılır. Mesela namazın farzları ve vacibleri var denince burada vacib, herkesin bildiği vacibdir.
Yukarıda vaciblerinden ve farzlarından deniyor. Bu, şartlarından ve farzlarından demek oluyor. Birbirini kuvvetlendirmek için söylenmiştir.
Sünnet de, tek başına kullanılınca İslamiyet anlamına gelir. Mesela (Sünnetimi terk edene şefaat etmem) demek, Müslüman olmayana şefaat etmem demektir. Yoksa büyük günah işleyenlere de şefaat vardır. Yukarıda emr-i maruf farzı için, Peygamber efendimizin sünnetinden demek, Peygamber efendimizin yaptığı farzlardan biridir demektir.
Kelimenin tek manası ile hareket edilirse yanlış neticeye varılır.
